Site İçinde Ara






Sahil

Eline aldığı taşları var gücüyle denize fırlattı. Etraftan bakanlar sadece su üzerinde taş sektiren bir adam figürü görüyordular.

Son taş da suyun üstünde sekip birkaç metre ötede kayboldu. Elini yerdeki çakıl taşına uzatmıştı ki! Vazgeçti. Bir çuvalın yere düşmesi gibi tüm gövdesini birden yere bıraktı.

Ayakları sahildeydi, gövdesi ise suyun içinde. Onu seyredenler az önce gittiği için, kimse bu durumdan haberdar olmadı. Sahile vuran dalgalar, yavaşça gövdesini denize doğru çekmeye başladı. Nefes alıp vermiyordu. Dalgalar sakindi, gövdesi su üzerinde fırlattığı taşlar gibi ilerledi.

Bu sakinlik o kocaman gövdeyi suya düşmüş bir yaprak gibi taşıyordu. Hava soğuktu, giydiği palto bu yüzdendi. Paltonun şişen kısmı gövdenin su üzerinde kalmasını sağladı. Deniz sahilden aldığı emanetini gideceği yere taşıyordu.

Suyun üzerinde seken taşlar nasıl en sonunda dibe inerse önce ayakları batmaya başladı.

Hiç aklına gelmiş miydi bu şekilde bir sonu olacağı, cesedini üç gün sonra buldular. İlerdeki bir koya vurmuştu.

Araştırma yapan polisler önce bir gemiden düşmüş olabileceğini düşündüler. İlk hafta herhangi bir kayıp rapor edilmeyince bu tezin yanlış olduğu anlaşıldı. Peki, kimdi bu adam? Buraların yerlisi olsa bir arayanı olurdu. Arayan soran yoktu, adam, ölümü gibi meçhuldü. Denize nasıl düştüyse, hayata da sanki tesadüfen düşmüştü ve öyle ilaveten yaşamıştı hayatta.

Bir yakını olmadığına kanaat getirilince, hastane morgundan alınıp kimsesizler mezarlığına gömüldü. Adı yazılmamıştı mezarlık defterine sadece küçük bir tarih ve vaka numarası iliştirilmişti. Aslında polisler ona Deniz Bey diyorlardı, kıyafetindeki düzgünlük bir bey edasındaydı. Deniz Beyi bulduklarında üzerinde cüzdanı yoktu, denizde mi düştü yoksa hiç yok muydu bilinmedi. Üzeri bu sefer toprakla örtüldü. Su boğmuş, toprak gizlemiş, hocanın duası havaya karışmıştı belki günahları varsa ateşte yakacaktı.

Hastane morgundaki görevli polise kalan eşyalarını ne yapacağını sordu. Polis, görevlinin sorusunu yarım ağız geçiştirdi “bir hükmü yoktur ister at ister bir fakire ver sen bilirsin”. Görevli ayakkabıları, paltoyu, pantolonu, gömleği güzelce bir poşete yerleştirdi. Akşam eve giderken ilk gördüğü ihtiyaç sahibine verecekti, sahibinin ihtiyacı kalmamıştı.

Yolda yürürken dilenen orta yaşlı adamı görünce poşeti uzattı. Dilenci önce garipsedi sonra poşeti kavradı, sabırsızlıkla paltoyu üstüne giydi. İçi ısınmıştı, morg görevlisi uzaklaşırken arka sokağa geçti. Diğer parçaların üstünde nasıl duracağını merak etmişti. Kapanan dükkânın önündeki camın yansımasında giyecekleri denedi, hepsi tam ona göreydi. Cama bakarken gözleri yaşardı, bir zamanların ünlü sinema oyuncusunu hatırladı.

Arkasından herkes koşardı, o bunu severdi, kaçar gibi yapar sonra yakalamaları için dururdu. Bundan tam 20 yıl önce yine yakalamaları için durdu ancak koşanlar kovalayacak başka birini buldular.

O günden sonra hiç kaçmadı, hep öyle olduğu gibi durdu. O durunca hayatta durmuştu onun için, teklifler durdu, akan paralar durdu. Durmayan tek bir şey vardı, kolundaki saatin tıkırtısı. Sağ kolunu kalırdı, bileğini yavaşça kulağına götürdü. Saati yoktu, tıkırtı sesi beyninin içindeydi. Zamanı bilmesine gerek olmadığını son defa aç kaldığında anlamıştı.

Saati ancak iki günlük yiyecek almaya yetmişti. Bileğini uzun uzun dinledi. Saatin kaç olduğunu bilmese de, camdaki aksi vaktinin geçmiş olduğunu haber veriyordu. Sokaktan ayrıldı, dilenci gibi girdiği sokaktan bey gibi çıkıyordu.

Attığı her adımda başı daha bir dik yürüyordu, saçları dağınık olmasa kimse meczup halini anlayamazdı. Son çevirdiği filmdeki karakteri hatırladı. Sahi neydi onun adı? Kafasını iyice kaşıdı. Biraz düşünceden birazda yağdan olacak kafası cidden kaşınmıştı.

Armatör Deniz Bey, evet oydu, Armatör Deniz Bey! Prodüktörle kavga etmişti bu film yüzünden. Hep onun sebebiydi bu hali, film gösterildikten sonra kimseden teklif de almamıştı. Ona göre ise hayatının en iyi rolünü oynamıştı.

Bu film için bir ay boyunca armatörlerin gittiği kulüplere gitmiş, onlar nasıl yaşarlar incelemişti. Zaten kumar hastalığına bu araştırmada yakalanmıştı. Tüm biriktirdiklerini de “iki katı ya da hiç “ götürmüştü.

Evine haciz geldiğinde, tek yanına aldığı resimleri olmuştu. Düşünceli haliyle yürürken, sahile vardı. Denizden esen rüzgâr titretince paltoya daha sıkı sarıldı. Artık sahip olduğunu kaybetmek istemiyordu. Uzun bakışlarla karşı koyları seyretti.

Rüzgârın şiddeti dinince iskeleden sahile indi. Çakıl taşları suyun ıslaklığıyla uzaktan doğan güneşi haber verircesine parladılar. O anda filmin son sahnesini hatırladı. Yönetmenin motor demesini bekler gibi, eline bir çakıl taşı aldı.

Etiketler:

Cep Telefonu Mıknatıslı Yap-Boz Uygulaması – Proje 002

Bu yazılım ve uygulama geliştirme işlerinde sadece olayı yazılımcı/programcı üzerine yüklemek her zaman haksızlıktır.

Bir yazılımcı olayın işleyişinden sorumlu olurken ona fikirleriyle yön verecek ve yapılması istenen işin zamanın ve düzgün bir şekilde ortaya çıkmasını sağlayacak kişilere de ihtiyaç vardır.

Ülkemizde bu birliktelik tam sağlanamadığından bazı sıkıntılar ortaya çıkmakta yazılımcılar belki hiç alakaları olmayan işlerle uğraşmak zorunda kalmaktadır.

Bu proje aslında uygulama geliştiricilerin acaba ne yapsam dediği bir anda işe yarayacak bir fikirdir ve ticari yönüde olduğundan bu projeye hayat verecek kişi maddi getiri de elde edebilir.

“Cep Telefonu Mıknatıslı Yap-Boz Uygulaması”

Kullanıcının yüklediği bir fotoğrafı yap-boz haline getirip telefonunda bununla oynamasını sağlayacak ve aynı zamanda isterse uygulama üzerinden bu fotoğrafın oynadığı yapboz stilinde mıknatıslı bir çıktısını satın alabilecektir.

(Bundan öz nasıl anlatılabilir bilemiyorum)

Bu bilgi üzerinden potansiyeli ne olur iş yapar mı veya bu fikir size daha başka fikirleri ortaya çıkarmanızı sağlar mı bilemem ama kağıt üzerinde hoş duran bir proje , hayata geçirecek olana bol download’lar ve kazançlar.

Cep Telefonu Mıknatıslı Yap-Boz Uygulaması – Proje 002 için yorumlar kapalı

Yazılım Türkçeleştirme – Proje 001

Türkçe olarak ihtiyacınız olan bir programı bulmanın zorluğunu ancak bu programlara ihtiyaç duyanlar bilir. Ve sıkıntıyı aşmanın yolu ise yazılımın bir Türk tarafından yapılmasını ummaktır. Bazen Türkler bile yapsa Türkçeleştirmiyor ya orası da ayrı mevzu 🙂

Peki bu sorunu nasıl aşabiliriz , bunun için illa devletten bir destek vs aramaya gerek olduğunu düşünmüyorum.

Bir site üzerinden zaten birçok program için belli olan komutları hazır Türkçeleştirilmiş halde sunmak ve dünyada yazılımcılara bu site üzerinden istedikleri zaman bu çevirileriden faydalanabilecekleri bir ortamı oluşturmak hatta gerekirse veritabanında kayıtlı olmayan çeviriler için istekte bulunabilecekleri bir iletişimi sağlamak.

Bu sayede daha program yazılırken dil seçenekleri arasına (yazılımcının bir garezi yoksa) Türkçe dil desteği de eklenmiş olacaktır.

Genelde bu işlem her yazılım/programa ait forum üzerinde yapılmakta , bunu daha eli yüzü düzgün zemine çekmek ve hızlandırmak gerekir.

Derdim budur…

Bu proje için aşamaları sıralamak gerekirse ;

1- Uygun bir domain adı

2- Hosting

3- Site Altyapı seçimi

4- Çeviri yapacak gönüllüler

5- Sosyal Medya tanıtım

bu temel gereksinimler ayrıntılandırılabilir , bu işte yine ilk hareketi @neoturk’un vereceğini öngörerekten şimdilik bu proje fikrini buraya bırakıyorum.

Bu proje hakkında fikir alışverişinde bulunmak isteyenlerle görüşmeye hazırım.

(not: buna benzer bir çalışma bilen varsa mutlaka iletişim kurduğunda katarsın bizim düşündüğümüzden daha verimli ve hali hazırda çalışıyorsa boşuna enerji harcamayalım)

 

Yazılım Türkçeleştirme – Proje 001 için yorumlar kapalı

Kızıl Yakamozlar

Yorgun eve dönmüştü, konuşmak istiyordu. Kendiyle konuşmayı hiç sevmemişti. Aynaya baktı, o anlamsız yalnızlığına.

Niye diretiyordu ki, böyle bir başına olmamın neye faydası vardı. Günlerdir aklındaydı zaten, hep kendisini sevecek birisi olsun istemişti…

Korkuyordu, neden korktuğunu bilse hiç durmayacaktı, var gücüyle üstüne gidecekti. Bu sebepsiz korkusu yüzünden hiçbir ilişkisini nihayete erdirememişti.

“Ya beni gerçekten sevmezse” kendisi işi gereği, her gün istemediği halde iyi olmak zorundaydı.

Maskelerde uzman sayılırdı, kimin hangi maskeyi sevdiğini anlarsa hemen onu giyer gerçek yüzünü ancak eve dönünce aynada görebilirdi. Kendisi gibi biriyle evlenirse diye korkuyordu, o zaman dışarıda ayrı evde ayrı sahnelenen bir tiyatronun aktörü olacaktı.

Düşüncelerin çıkmaz sokaklarında aşacak duvar arıyordu kendine ama çaldığı tüm kapılar kilitliydi. Yemeğini yiyince üstündeki ağırlığı kucağına alıp salondaki kanepeye kıvrıldı. Aynı sahnenin farklı yansımasında başka bir aynanın yalnızlığında, iki çift göz aynı şeyi arıyordu.

Eğer aynanın ardını görebilseydi belki camın ardında atan kalbin tıkırtılarının farkına varırdı. Sevinçler paylaşıldıkça çoğalırmış, ya korkular!

Hayat paydasında buluşan insanların kaçına bu pay düşmüştür. Sabah boynunu tutarak uyandı, kafasını ne sağa nede sola çevirebiliyordu. Kahvaltısını zar zor etti. Bu boyun tutukluğu canını yakıyordu…

İşe biraz geç kalmıştı. Ofise vardığında sekreter kendini arayanların mesajlarını getirdi. Bir saat içinde ne de çok mesaj birikmişti. Sekretere kahve getirmesini söyleyip koltuğuna oturdu.

Mesajlardan biri arkadaşından geliyordu “ niyetin geçerliyse mevzuyu ona açacağım”.

Bu işlerdeki acemiliği gülünç denecek seviyedeydi. Bir bayana açılamayacak kadar sığ koylarda yüzmüştü hep. Yüzmeyi yeni öğrenenler gibi iyi bilenlerden yardım istiyordu. Son denemesini hatırladı “ imdat boğuluyorum”.

Onun zayıf noktası buydu, kimse böyle bir insanın bu konulardaki haline anlam veremezdi. Normal de o kadar rahat bir tavrı vardı ki insanda istediği her şeyi elde edebilir duygusunu uyandırıyordu. İşindeki bu başarısının zekâtı bile bu türlü ilişkilerinde görülmüyordu.

Onu uzun zamandır tanıyordu, böyle bir şey oyun olamayacağı için birçok gece balkonunda oturup düşünmüştü. Gece ve yıldızlar şahitti onu seviyordu. Onlarca anlaşmayı hazırlayan en zor ihaleleri kotaran dili bu durumlarda çalışmıyor sanki küçücük ağzı kocaman bir mahzen olup dili de onu gördüğünde kendini en kuytu köşeye gizliyordu…

Öğle yemeğinden sonra cep telefonu bildik melodiyi çaldı. Arkadaşı arıyordu, ikisinin çöpünü çatma işi ona düşmüştü. Arkadaşı bir daha görüşürlerse bu işin olacağından emindi. Zaten ilk buluşmalarını da o ayarlamıştı.

Arkadaşının konuşması cesaretini arttırmıştı. Telefon edip bu akşam beraber yemek yemeği teklif etti. Asya bu nazik teklife hayır demedi.

Odasına geçti iki elini de masasına dayadı tam karşıda duran aynada yüzüne baktı. Hafif kirli sakalı olduğunu fark etti. Önce kesmeyi düşündü, kendisine daha olgun bir hava verdiğini düşünerekten vazgeçti. Takımı kendini fazla göstermiyordu. Telefona uzanıp sekreterine çıkacağını söyledi. Tüm görüşme talepleriyle yarın ilgilenecekti. Bugün hayatının görüşmesini yapacaktı…

Eve vardığında hava çoktan kararmıştı. Yeni aldığı takımını giymek bugüne nasip olmuştu, alalı nerdeyse üç ayı geçmişti. Son hazırlıklarını yapıp dışarı çıktı. Mahçup tavırlarını romantik atraksiyonlarla gizlemeyi seviyordu. Bu görüşmede ne yapmalıydı. Buluşacakları restorana giderken aklını kurcaladı. Çabası boşa değildi, çekmecenin alt taraflarında yeni bir şey bulmuştu.

Arabayı sağa çekip çiçekçiye girdi. Yerdeki kırmızı halının kenarları boyunca dizilmiş kırmızı güllere baktı. Bir tanesine elini uzattı, yanına gelen çiçekçiden de falçatasını rica etti. Çiçekçi bir anlam verememişti bu duruma. Yine de müşteri her zaman haklıydı.

Kırmızı gülün kafasını kesip cebine koydu. Çiçekçi biraz bozulmuştu, çünkü niyeti bir demet satmaktı. Tekrar arabasına bindi. Arabasını restoranın parkına çekince, ileride duran onun aracını gördü. Oyalandığının o zaman farkına vardı. Aceleyle restorana girdi. Asya ileride camın yanındaki masada oturuyordu. Göz göze geldiler, merhabalaşma faslından sonra konuşmaya başladılar.

Bu ikinci buluşmalarıydı. Aralarında az da olsa bir yakınlaşma olmuştu. Onu ilk gördüğündeki sıkılgan hali kalmamıştı. Yemeklerini yerken hiç ciddi meselelerden bahis açılmadı. Gülüşmeleri yan masalardan duyuluyordu. Garson son tabağı da alırken kahve isteyip istemediklerini sordu.

İkisi de az şekerli kahve seviyordular. Kahvesini bitirmişti ki Asya kahve falından anlayıp anlamadığını merak etti. Bu tam onun beklediği fırsattı. Kendinden emin bir tavırla “ anlamam ama bildiğim başka fallar var”.

Kendine cevabı evet veya hayır olan kısa bir fal bakacaktı. Asyadan ellerini masanın üzerine koyup gözlerini kapatmasını istedi. Asya heyecanlanmıştı ama tereddütsüz onun dediklerini yaptı. Cebine koyduğu gülü Asya’nın avucuna koyup ondan avucunu kapatmasını istedi. Asya gözlerini açmadan konuşmaya çalıştı ”bu nasıl fal böyle”.

Ona doğru bakıp gözlerini açmasını söyledi. Onun gözlerinde kendisini görüyordu. Asyadan elini açmamasını istedi. Dili mahzenden çıkmaya karar vermişti sanırım “ Sizi sevdiğimi anlamış olmalısınız, size tek bir soru sormak istiyorum, benimle evlenir misiniz?” .

Asya dona kalmıştı, bu teklif gerçekten çok çabuk olmuştu. Asya’nın konuşmasına fırsat vermeden son cümlesini kurdu “ yarın yine burada buluşalım, cevabınızı o zaman verirsiniz”…Masadan kalktı, iyi akşamlar dileyip dışarı çıktı.

Asya avucunu açınca gülü gördü, gecenin siyahıyla sırlanmış camdaki tebessümü ayı kıskandırmıştı.

Evine vardığında saat hayli geçti, bu bekleyişin stresini azaltmak için şehri en az iki kez turlamıştı. Odasına geçip uyudu…

Sabah uyandığında rahatlamıştı, bu akşam kafasındaki çelişkilerden kurtulacaktı. Kahvaltı yapmadan önce kapının önündeki gazetesini aldı. Yüzündeki garip gülümsemeyi aynanın önünden geçerken gördü. Cevabın olumlu veya olumsuz olacağından emin değildi ancak bu bile onu mutlu ediyordu.

Peki, cevap olumlu olursa ne yapacaktı, nasıl bir tepki vermeliydi. Mutluluğunu restoranın içinde haykırmalımıydı, ya olumsuz olursa, bunun için kafa yormasına gerek var mıydı? Yapacağı basitti, her şey için teşekkür edip arkasına bakmadan restorandan ayrılacaktı.

Restoranda bağırmak ona göre değildi, başka bir şey yapmalıydı. En korktuğu şeyi düşündü “Ya beni gerçekten sevmezse”. Evlilik bir sözdü ama sevgi için bu anlaşmada küçük bir paragraf daha açmak istedi. Çalışma odasına geçti, raftan aldığı kâğıda bir şeyler karaladı. Yazdıklarını dikkatle okudu, beğenmedi, bir daha yazdı. Çöp sepeti yarısına kadar dolmuştu. En sonunda doğru cümleleri bulduğuna kanaat getirince, kâğıdı güzelce bir zarfın içine yerleştirdi. İşe dün giydiği takımla gitti, çünkü akşam eve uğramadan restorana gidecekti. İş yerinde yoğun bir gündü, dünden de sarkan işler öğle yemeğini unutturacak kadar meşgul etmişti. Saate bakarken, akreple yelkovanın yer değiştirmesini ne kadar çok istemişti. Güneş bu gün dünyayı fazla aydınlatmasa da olurdu. Bugün kum saatlerindeki kum tanecikleri aşağıya düşmek için birbirleriyle yarışmalıydılar ve gün bir an önce akşama ulaşmalıydı. Akşamın ne kadar uzun olacağını beklediği cevap belirleyecekti. Eliyle ceketin cebindeki zarfı yokladı…

Restoranın olduğu caddeye gelince derin bir nefes aldı. Arabayı park ederken, etrafa göz gezdirdi. Asya’nın arabasını arıyordu. Saatine bakınca erken geldiğini anladı. Heyecanından eli ayağı birbirine dolanacaktı. Restorana girdiğinde dünkü masanın boş olup olmadığını sordu. Şansına aynı masada kimse oturmuyordu, restorandaki kişilerde iki elin parmaklarını geçmeyecek kalabalıktaydı. Ağır adımlarla masaya doğru yürüdü.

Gecenin gelişi ayın su üzerindeki dansından belli oluyordu. Bu restorana gelmesinin nedeni denizdi. Cadde üzerindeki en iyi deniz manzarasına sahip yer burasıydı. Gecenin siyaha çalan kızıllığında raks eden yakamozlar onu büyülemişti. Dışarıya baktığından Asya’nın geldiğini başını çevirince gördü. Yerinden kalktı, sandalyeye oturmasına yardımcı oldu. Asya’ya bakarken cevabın izlerini yüzünde okumaya çalıştı.

Asya beklettiği için özür diledi, evi şehrin diğer ucundaydı. İkisi de önce yemek mi yemeliler yoksa konuşmalılar mı? Karar veremediler, gelen garsona siparişleri sonra vereceklerini söyledi. Asya bu kasvetli havayı dağıtmak istedi.

“Lütfen bu kez sen ellerini masanın üzerine koy ve gözlerini kapat” Asya’nın bu cümlesi telaşını daha da arttırdı.

Asya ne yapacaktı? Sadece evet veya hayır demesi gerekmiyor muydu? Kendini uzun bir cümleden sonra ki hayır’a bile hazırlamıştı.

Yine de gözlerini kapattı. Asya yanında getirdiği küçük bir kutudan parlayan bir şey çıkardı. Asya’nın kendisine gülünü iade edeceğinden korkuyordu ama bu durumda yapacağı bir şeyde yoktu, Asya avucuna küçük kutudan çıkardığı şeyi koydu. Avucunun içinde ne olduğunu anlamaya çalıştı. Gül olmadığını hissetti. Cisim sertti o zaman ona verdiği gül olamazdı. Bu ne anlama geliyordu. Gözlerini açtı, “ cevabım şu an avucunda “ Asya bunu dedikten sonra biraz geri çekildi. Elini yavaş yavaş açtı, parmaklarını kaldırdıkça içinde kırmızı bir şey olduğu belli olmaya başladı…

Avucunda camdan küçük kırmızı bir kalb duruyordu. Yüzündeki ifade o kadar belliydi ki ağzı kulaklarını bile geçmişti. Asya kendine sevgiyle bakan gözlere bakıp sadece bir şey istediğini söyledi. O da merak etti bunu, ne isteyecekti kendisinden.

“Söz vermeni istiyorum, beni her zaman seveceğine söz vermelisin” Asya bunu söylerken ciddi görünüyordu. O ise kendini tutamamıştı, gülmeye başladı. Asya şaşırdı, bunda gülünecek ne olabilirdi ki? Gülüşüne hâkim olunca cebindeki zarfı Asya’ya uzattı.

”Bugün olduğu gibi yarın da kalbimdeki yerinin değişmeyeceğine, sadece bir ömür değil sonsuza kadar seni sen olduğun için seveceğime… En yakın dostun, arkadaşın ve sırdaşın olacağıma. Derdinin derdim, üzüntünün üzüntüm olacağına… Asla soğuktan ve yalnızlıktan ölmeyeceğine… Yaşam boyu her sabah sana âşık olarak uyanacağıma… Sen uyurken sana bakıp, sana dualar edeceğime… Hasta olduğun zaman sana çorba yapacağıma… Seni üzmeyeceğime… Dünya iyisi sana, dünyaların ve kâinatın en iyisini örnek alıp şefkat göstereceğime… Seni ihmal etmeyeceğime ve asla yalan söylemeyip, asla ihanet etmeyeceğime… Eve, sana ve çocuklarımıza asla haram lokma getirmeyeceğime… Tüm çiçeklerde, denizlerdeki dalgalarda, gökkuşağında ve kızıl yakamozlarda seni göreceğime… Seni Rabbimin kutsal bir emaneti olarak görüp ona göre davranacağıma söz veririm…sözümün başına Asyam bir İnşAllah’ı sen koy, sonuna büyük bir Amin’i ben !…”.

Asya mektubu masanın üzerine koydu, bir göz yaşı damlası yanaklarına doğru süzülmeye başladı. O da eliyle uzanıp Asya’nın yanağındaki yaşı silerken “ Âmin “ …

Kızıl Yakamozlar için yorumlar kapalı

Beyaz Devrim – 1

Üzgünüm siz kurban olarak seçildiniz.

Yapacağım işler için sana ihtiyacım var! Ama bunu bile bilmen gerekmiyor. Sen hayatını yaşamaya devam et.

Ben sadece öleceğin, öldüreceğin zamanı ve mekânı belirleyeceğim. Beynine hükmedeceğim, bedenin benim emirlerimi eksiksiz yerine getirecek, düşünmeyeceksin, düşünmenin getirdiği o ağır yükten kurtaracağım seni.

Her gün binlerce defa bilinçaltına atılan tohumların seni yönettiğini göremiyorsun. Ben bu yolu seçiyorum.

Peki, sen kimsin? Sen sıradan hayatını yaşayan bir yerde bana rastlamış milyonlarca insandan birisin seni özel kılan ne ? Beyninin saflığı tabiî ki, bilinçaltına inen düşünce tohumlarını göremeyecek kadar kör, onları sulayıp fidan yapacak kadar sağır ve o ağaçları deviremeyecek kadar da güçsüzsün, seni özel yapan budur.

Sen ve senin gibiler işlerini düzgün yerine getirirse siz göremeseniz de o güzel günleri sizin için yaşayacağım ve mezarınıza hepiniz adına bir karanfil koyacağım.

Ben gören gözüm işiten kulak ve yön veren beyin. Hepiniz geceleri uyur gündüzleri gezerken çığlıkları duymuyorsunuz.

Önceleri neden diye çok düşündüm sonra herkesin kendine verilenden sorumlu olduğunu anladım. Ben sadece sorumluluğumu yerine getiriyorum. Bu video her şey olup bittikten sonra yayınlanacak,  zamanı geldiğinde planı herkes öğrenecek.

Hissettirmeden yavaş ve ağır adımlarla şekil vermek, mükemmel bir sanat eseri yapmaya çalışıyorum çünkü çığlıkları duymak istemiyorum. Bunu başarabilirsem video yayınlanana kadar bundan kimsenin haberi olmayacak hatta yayınlanmasında bile kararsızım.

Her sistemin kendi kurdunu yapabileceği endişesiyle bu fikrimden de vazgeçebilirim. Şimdi sadece tarih yazıyorum, gün geldiğinde, toplum bunu izleyebiliyorsa işlem tamam demektir.

Benim varlığımın bir hükmü yok. Milyonlarca sene içinde bir 80 yılın hükmü ne kadar olabilir ki.

Söylediğimi başarabildim mi? Etrafınıza bir bakın… Ancak merak etmeniz gereken bu değil buna neden karar verdiğim.

Yıl 2040, birden bire tüm ağa bağlı bilgisayarlarda bu video oynamaya başladı.

İnsanlar meydanlarda , evlerinde ve kişisel bağlantı terminallerinde videoyu izlerken gözlerden uzak bir mezarlığın köşesinde yaşlı bir adam üzerinde mavi bir kurdeleyle bağlanmış, beyaz saten kumaşla sarılmış bir mezar taşının önünde duruyordu.

Yaşlı Adam ceketinin cebinden bir karanfil çıkardı. Bastonuna dayanarak yere eğildi, gözü yaşlıydı. Karanfili mezarın üzerine bıraktı. Kalkmadan mavi kurdeleyle bağlanmış düğümü çözdü. Beyaz kumaş yavaşça kayar gibi mezar taşının üzerinden aşağı indi. Adam kumaşı mezarın kenarına topladı. Üzerine mavi kurdeleyi ve fiyonkunu özenle yerleştirdi. Ağaya kalkmak için bastonundan yardım almadan mezar taşına dayanarak ayağa kalktı. Gözündeki nemlilikten bir damla mezar taşını ıslatırken eliyle taşı sıvazladı. Sonra bastonunu yerden aldı. Ağır adımlarla mezarın başından ayrıldı. Adam uzaklaştıkça taşın üzerindeki yazı okunuyordu, adam arkasına bakmadan yoluna devam etti.

“Beyaz devrim için hayatını feda eden tüm seçilmişlerin anısına”

Beyaz Devrim – 1 için yorumlar kapalı

Kelebek

Çatıya çıkıp yıldızlara dokunmaya çalıştı. Tutmak istedi onları, tutup getirebilmek, tutabilse yüreğine yerleştirecekti. Böylece kendisinden kopup giden hayat ışığı bir daha kendinden ayrılmayacaktı.

Usanmıştı bu terkedilişlerden. Yüreğine alacaktı tüm yıldızları ve hangisi giderse gitsin karanlıkta kalmayacaktı.

Üzerinde yürüdüğü kiremitler kırılacak gibiydi ama aldırmıyordu. Bu kaybetmemesi gereken bir savaştı, tüm bedenini yürüyüşünün sonunda bekleyen zaferin sarhoşluğu sardı. Başarısızlığa uğramayacağından emindi. Bu hayatta hedefi artık kaybetmek istemeyişi olmuştu. Amacı Başarıya ulaşmak değil başarısızlığa düşmemekti.

Düşünceler, gecenin karanlığında yürüyen aciz bedene yere çarptığında kırılacak olan kemiklerinden daha fazla acı veriyordu. Yıldızlara elini uzattı, tutamıyordu. Gerindi, bir tanesini avuçlarına aldı. Yanıyordu eli, avucunu kapattı. Var gücüyle göğsüne bastırdı. Derin bir yol açılmıştı yüreğine doğru, kalbinin tıkırtılarını daha net duyuyordu.

Elindeki yıldızı kalbine değdirdi. Geceyi kalbini sarmış karanlığın çığlığı bastı. Acının dayanılmaz olduğu anda dudağını ısırdı. Dumanlar yükseliyordu kalbinden, gözündeki yaşlar tarif edilmez acının şiddetini anlatıyordu. Yıldız sonunda kalbinin içindeydi.

Elini göğsünden çıkardı, kan olmuştu tüm parmakları. Avuçlarını var gücüyle üst üste gelecek şekilde yarasına bastırdı. Elinin arasından çıkan ışık huzmelerine baktı. Hayat ışığı geri dönmüştü.

Karanlık, kalbinin en ücra köşesinde son nefesini vermişti. Onun yüreğinde saklanacak yeri kalmamıştı. Avazı çıktığı kadar bağırdı, “Ben buradayım şimdi al beni” ,”Korkak nerdesin!”…”Çık saklandığın dehlizden…”.

Sesi karanlık gecede kayboldu, kimdi bu kadar nefret ettiği. Gecenin gizlediği bir şeyler vardı. Sustu, ayakta kalacak gücü kalmamıştı. Çatıya çöktü, kollarını açarak sırt üstü uzandı.

Gecenin ortasında bir mum gibi zayıf ışığıyla etrafını aydınlatmaya çalışan ayı seyretti. Dolunayın bu kadar güzel olduğunun bugüne kadar neden farkına varmamıştı, hayıflandı.

Geceyi bile sevmeye başlamıştı. Öten baykuşun sesi ninni gibiydi, gözlerini kapadı. Rüya görmek istiyordu. Uzun zamandır korkuyordu rüyalarını dişleyen kâbuslardan. Ne zaman kapasa gözlerini kendini tuzak dolu düşlerde buluyordu, istemiyordu, onlara ihtiyaç duymayı da istemiyordu ama nafile yapacak bir şeyi yoktu.

Her şey ikiydi bu nizamda ve o da ikiden biriydi. Yüreğinden çıkan ışığa baktı, gökyüzünde sanki fener alayı düzenlenmişti. Ayın yanında yüreğinin ışıktan huzmesi görünüyordu. Rüyasını düşlemeye başladı. Ne görmeliydi, çünkü şafak sökecekti.

Güneşin doğuşu yakındı, gecenin karanlığı son perdesini ruhu üstünde oynuyordu, pazarlığın son kozlarını sürmüştü ortaya, sonucu doğan güneş belirleyecekti. Doğduğunda Güneşi göremezse bu ancak bir şeye işaret olabilirdi “oyunu kaybettin”…

Bir kez oynanan bu oyunun maalesef kuralları önceden belirlenmişti. Sermayesi bitmişti artık, güneşin doğuşu yaklaşmıştı. Durdu, bu kadar acıya boşuna mı katlanmıştı. Kazanamayacağı bir oyunda mücadele etmenin ne faydası vardı.

Zaten kaybetmişse oyunu neden sürdürecekti? Anlaşılan gece kirli kartlarını masaya sürmüştü. Düşüncenin dolambaçlı yollarında onun kaybolmasını istiyordu, kaybolsun, güneşi görmesin.

Doğruldu yerinden, ayaktaydı. “Mücadeleye devam etmek en büyük zaferdir” bu cümle de nerden aklına geldi. Yıldız tozları dökülüyordu ağzından, anlaşılan çabası boşuna değildi. Bir adım kalmıştı,  güneşe kavuşmasına. Yorgun ayakları atabilecek miydi bu son adımı.

Yoksa çatıdan kayıp düşecek miydi ? Çatının kenarına geldi. Aşağıya baktı, yerde olursa korkması gerekmiyordu. Tercih ona kalmıştı. İlerideki çıkış tabelasını görünce gülümsedi, dolambaçlı yollarda kaybolmasına izin vermeyecek biri vardı. Tabelalarla çıkışı buldu. Çıkış yine çatının kenarıydı, seçim onundu.

Gece rest çekecek miydi ? Gitmesine izin verse olmaz mıydı ?

Merhamet dileyen bakışlarla geceye baktı. Haline acıdı, katilinden merhamet dileniyordu. Ölüm muhakkaktı, o zaman şerefsizliğe lüzum yoktu. Bir adım daha attı, dengesi bozulur gibi oldu.

Güneş acele ediyordu.

An-a anların sığdığı aklın bunu tartamadığı bir zaman aralığında ne olduysa oldu, bir el yakaladı bacağından onu çatının üstüne savurdu, güneş doğmuştu artık. Uyandığında çatının üstündeydi, rüyası gerçek mi olmuştu. Güne baktı, bir kelebeğin pervasızca uçtuğunu gördü.

Kelebek için yorumlar kapalı