Site İçinde Ara






Deniz Bey

Sahil

Eline aldığı taşları var gücüyle denize fırlattı. Etraftan bakanlar sadece su üzerinde taş sektiren bir adam figürü görüyordular.

Son taş da suyun üstünde sekip birkaç metre ötede kayboldu. Elini yerdeki çakıl taşına uzatmıştı ki! Vazgeçti. Bir çuvalın yere düşmesi gibi tüm gövdesini birden yere bıraktı.

Ayakları sahildeydi, gövdesi ise suyun içinde. Onu seyredenler az önce gittiği için, kimse bu durumdan haberdar olmadı. Sahile vuran dalgalar, yavaşça gövdesini denize doğru çekmeye başladı. Nefes alıp vermiyordu. Dalgalar sakindi, gövdesi su üzerinde fırlattığı taşlar gibi ilerledi.

Bu sakinlik o kocaman gövdeyi suya düşmüş bir yaprak gibi taşıyordu. Hava soğuktu, giydiği palto bu yüzdendi. Paltonun şişen kısmı gövdenin su üzerinde kalmasını sağladı. Deniz sahilden aldığı emanetini gideceği yere taşıyordu.

Suyun üzerinde seken taşlar nasıl en sonunda dibe inerse önce ayakları batmaya başladı.

Hiç aklına gelmiş miydi bu şekilde bir sonu olacağı, cesedini üç gün sonra buldular. İlerdeki bir koya vurmuştu.

Araştırma yapan polisler önce bir gemiden düşmüş olabileceğini düşündüler. İlk hafta herhangi bir kayıp rapor edilmeyince bu tezin yanlış olduğu anlaşıldı. Peki, kimdi bu adam? Buraların yerlisi olsa bir arayanı olurdu. Arayan soran yoktu, adam, ölümü gibi meçhuldü. Denize nasıl düştüyse, hayata da sanki tesadüfen düşmüştü ve öyle ilaveten yaşamıştı hayatta.

Bir yakını olmadığına kanaat getirilince, hastane morgundan alınıp kimsesizler mezarlığına gömüldü. Adı yazılmamıştı mezarlık defterine sadece küçük bir tarih ve vaka numarası iliştirilmişti. Aslında polisler ona Deniz Bey diyorlardı, kıyafetindeki düzgünlük bir bey edasındaydı. Deniz Beyi bulduklarında üzerinde cüzdanı yoktu, denizde mi düştü yoksa hiç yok muydu bilinmedi. Üzeri bu sefer toprakla örtüldü. Su boğmuş, toprak gizlemiş, hocanın duası havaya karışmıştı belki günahları varsa ateşte yakacaktı.

Hastane morgundaki görevli polise kalan eşyalarını ne yapacağını sordu. Polis, görevlinin sorusunu yarım ağız geçiştirdi “bir hükmü yoktur ister at ister bir fakire ver sen bilirsin”. Görevli ayakkabıları, paltoyu, pantolonu, gömleği güzelce bir poşete yerleştirdi. Akşam eve giderken ilk gördüğü ihtiyaç sahibine verecekti, sahibinin ihtiyacı kalmamıştı.

Yolda yürürken dilenen orta yaşlı adamı görünce poşeti uzattı. Dilenci önce garipsedi sonra poşeti kavradı, sabırsızlıkla paltoyu üstüne giydi. İçi ısınmıştı, morg görevlisi uzaklaşırken arka sokağa geçti. Diğer parçaların üstünde nasıl duracağını merak etmişti. Kapanan dükkânın önündeki camın yansımasında giyecekleri denedi, hepsi tam ona göreydi. Cama bakarken gözleri yaşardı, bir zamanların ünlü sinema oyuncusunu hatırladı.

Arkasından herkes koşardı, o bunu severdi, kaçar gibi yapar sonra yakalamaları için dururdu. Bundan tam 20 yıl önce yine yakalamaları için durdu ancak koşanlar kovalayacak başka birini buldular.

O günden sonra hiç kaçmadı, hep öyle olduğu gibi durdu. O durunca hayatta durmuştu onun için, teklifler durdu, akan paralar durdu. Durmayan tek bir şey vardı, kolundaki saatin tıkırtısı. Sağ kolunu kalırdı, bileğini yavaşça kulağına götürdü. Saati yoktu, tıkırtı sesi beyninin içindeydi. Zamanı bilmesine gerek olmadığını son defa aç kaldığında anlamıştı.

Saati ancak iki günlük yiyecek almaya yetmişti. Bileğini uzun uzun dinledi. Saatin kaç olduğunu bilmese de, camdaki aksi vaktinin geçmiş olduğunu haber veriyordu. Sokaktan ayrıldı, dilenci gibi girdiği sokaktan bey gibi çıkıyordu.

Attığı her adımda başı daha bir dik yürüyordu, saçları dağınık olmasa kimse meczup halini anlayamazdı. Son çevirdiği filmdeki karakteri hatırladı. Sahi neydi onun adı? Kafasını iyice kaşıdı. Biraz düşünceden birazda yağdan olacak kafası cidden kaşınmıştı.

Armatör Deniz Bey, evet oydu, Armatör Deniz Bey! Prodüktörle kavga etmişti bu film yüzünden. Hep onun sebebiydi bu hali, film gösterildikten sonra kimseden teklif de almamıştı. Ona göre ise hayatının en iyi rolünü oynamıştı.

Bu film için bir ay boyunca armatörlerin gittiği kulüplere gitmiş, onlar nasıl yaşarlar incelemişti. Zaten kumar hastalığına bu araştırmada yakalanmıştı. Tüm biriktirdiklerini de “iki katı ya da hiç “ götürmüştü.

Evine haciz geldiğinde, tek yanına aldığı resimleri olmuştu. Düşünceli haliyle yürürken, sahile vardı. Denizden esen rüzgâr titretince paltoya daha sıkı sarıldı. Artık sahip olduğunu kaybetmek istemiyordu. Uzun bakışlarla karşı koyları seyretti.

Rüzgârın şiddeti dinince iskeleden sahile indi. Çakıl taşları suyun ıslaklığıyla uzaktan doğan güneşi haber verircesine parladılar. O anda filmin son sahnesini hatırladı. Yönetmenin motor demesini bekler gibi, eline bir çakıl taşı aldı.