Site İçinde Ara






Fener Balığı

Genç adam kafasındaki düşünceleri dağıtmak için fırtınadan kaçan küçük tekneler gibi koya geldi. Hava kararmıştı ama gönlü kadar karanlık değildi. Konuşacak dertleşecek kimsesi yoktu, dilsiz dostunu çıkardı cebinden ve onun dert ortağı kalemini. Hayatı boyunca hep birilerinin kendisini sevmesi için çalışmıştı, kazandı da. Yalnız kendisinin gerçekten neyi sevdiğini unuttu. Herkes onu sevsin diye o kadar çok kılığa girdi ki kendi isteklerini tanıyamaz oldu. Yaptığı her işte kendine ”bu işi yapmayı ben mi istiyorum yoksa başkasının beni sevmesi için mi yapıyorum “ diye sorardı. Bu çelişkiler arasında sevmeyi de kaybetti. Bu satırlar yazılırken hala arıyordu, arıyordu da, ne aradığını bilmiyordu. Farkındaydı en zor olana talipti “ Ne istediğini bilmek”.Yazmak onun için derin okyanuslarda cankurtaran simidiydi. Her cümle bir kulaçtı, düzgün ve ahenkli…

Yazdıkça yol aldı, bazen yoruldu. Bazen çırpındı, çırpındıkça boğulduğunu hissetti. Hayat giriyordu ağzından, ciğerlerinde havaya yer kalmamıştı. Nefes alamadığını hissetti. Bıraktı kulaç atmayı. Bir yolculuk başladı, kalem düştü elinden. Derinlere, derin karanlıklara, ışığın ulaşmaya korktuğu yereydi yolculuğu. Son çırpınışları da kesiliverdi. Kaskatıydı, vücudu şişmişti. Önce ayakları yere değdi sonra batan bir gemi gibi tüm gövdesi tabana uzandı. Gözleri açıktı ama görmüyordu.

Bir fener balığı yaklaştı yanına. Bu yeni misafirle tanışmak istiyordu. Karanlığa inat fener balığı ışık saçıyordu. İlk ışık damlası süzüldü gencin gözlerinden, önce beynine can geldi, kalbi yavaş yavaş atmaya başladı. Ardından kasılan kasları bir yay gibi boşandı, kustu ciğerlerinden hayatı. Nerede olduğunu anlamamıştı ama suyun içinde olduğunun farkındaydı. Suda nefes alabiliyordu. Fener balığıyla konuşmaya başladı. Fener balığı da şaşırmıştı.”Sen kimsin?”. Genç bilmiyordu. Balık şaşkın ifadesiyle “bu mucize olmalı, daha önce de birçoğu geldi, uzun zaman misafir oldular ama hiç benimle konuşan olmadı, yavaş yavaş çürüdüler “. Genç anlayamadı bu durumu, suyun içinde nefes alabiliyor hem de bir balıkla konuşuyordu. Genç birden “ışık” diyerek solgun gözleriyle balığa “sen neden parlıyorsun böyle “. Fener balığı sakin bir tavırla “Güneş uğramaz buralara bizde kendi ışığımızı üretiriz”.Genç takdirkâr bir sesle “ne güzel teslim olmamışsınız karanlığa”.

Balık ardından ” niye hayret ettin, asıl hayret edilecek sensin, bak burada yaşayabiliyorsun”. Genç bir an duraksadı, artık daha bir farkına varmıştı durumunun, kendisi belki ilk insan olmalıydı. Öyle bir deneyim yaşıyordu ki, ölmüş dirilmiş, suyun içinde nefes alabiliyor, bir balıkla konuşabiliyordu. Tek eksik vardı, genç ışık saçmıyordu. Kusurlu olmak hiç olmamaktan daha iyidir diye düşündü.

Balıkla uzun süre sohbet ettiler. Balığın en çok merak ettiği gencin niye burada olduğuydu. Genç başından geçenleri teker teker anlattı, hikâyesinin fazlası vardı eksiği yoktu. Genç içini dolduramadığı bir hayattan içinde olduğu bir hayata yolculuğunu tamamlamıştı. Balıkla genç hem konuşup hem de denizin dibinde yürüdüler. Ayağı birkaç kere takılıp düşecek gibi oldu çünkü fener balığından başka bir şey görünmüyordu. Bu uzun sohbetin sonunda, fener balığı gitmesi gerektiğini söyledi. Balık ayrılırken ışığını da yanında götürdü. Balık uzaklaştıkça gencin vücudu yine kaskatı kesildi, boğan hayat yine doldu ciğerlerine, diğerlerinin arasında yerini aldı. Ertesi gün, belki günlerden sonra, belki aylardan, belki yıllardan sonra kim bilebilir. Fener balığı yanında düzinelerce arkadaşıyla çıkageldi. Balık genci aradı diğerlerinin arasında, ileride bir kıpırdanma görür gibi oldu. Yanına gittiğinde genç uyanmıştı uykudan. Fener balığı ve arkadaşları tüm dibi ışıl ışıl yapmışlardı. Genç o zaman anladı, balığın önce kendine hayret et deyişini. O ayağının takıldığı şey, okyanusun dibinde yatan milyonlarca insandan biriydi, okyanusun gencin görebildiği en uzak noktasına kadar, tüm dip insan cesediyle doluydu. Yaşayan tek o’ydu, birden yukarıyı hatırladı, orada da herkes yaşarken tek ölü o gibiydi. O bir gamsızdı diğerleri için, istediği her şeye sahipti ama ona sorsalar, dünyanın tüm derdini o çekerdi. Balığa parlayan gözleriyle “buradan çıkabilir miyim “diye sordu. Balık “ışığı bul ya da ışık ol, çık “. Genç tereddütlü “ama nasıl?”. Balık hafif bir tebessümle “ihtiyacın varsa sana verilmiştir, tasalanma “. Genç gür bir sesle tüm okyanusu çınlattı ”evet, ihtiyacım var, şimdi hem de her şeyden daha çok “. Genç göğsünün ısındığını fark etti, kalbi alev aldı. Ateş sonra tüm bedenini sardı. Bu suda sönmeyen, üflemekle dinmeyen bir ateşti. Genç yandı, bitti. Işığı o kadar kuvvetliydi ki fener balıkları neredeyse kör olacaklardı. Işık yükseldi okyanustan, yine o sıra sahilden ufku izliyordu. Onun ışığı çıktı okyanustan, yeni bir gün doğdu gözlerinde, kalemi eline aldı. Şöyle bitirdi hikâyeyi güneş yeryüzünü aydınlatırken “yüreğin yanmadan kurtulamazsın karanlıktan…”.Ayağa kalktı arabasına doğru ilerledi, son bir kez gökyüzündeki yüreğine baktı, güneş doğmuştu gönlüne.

Fener Balığı için yorumlar kapalı

Elma Şekeri

-Elma

-Elma şekeri

-Elma şekeri isteyen yok mu?

Küçük çocuk bu sesi duyduğu gibi yerinden fırladı. Hızla pencereye koşup başını dışarıya çıkardı. Sesin geldiği yönü anlamaya çalışıyordu. Aynı ses tekrar duyuldu.

-Elma

-Elma şekeri

-Elma şekeri isteyen yok mu?

Küçük , sesin nereden geldiğini anlayamadı, sokağın bir alt ucuna bir üst ucuna kafasını çevirip durdu. Ses sanki bir öncekinden daha yakındı.

-Elma

-Elma şekeri

-Elma şekeri isteyen yok mu?

Çocuk bütün dikkatini sokağın köşesine verdi. Oradan geleceğine  emindi. Önce  el arabasının ön tekerleğini gördü. Sonra arabanın üzerindeki kırmızı kırmızı top gibi yuvarlak şekerleri. Küçük , şekerciyi görünce elini birden cebine götürdü. “ Dün şuralarda biraz param vardı” diye mırıldandı. Elini istediği kadar cebinin içinde çevirsin para yoktu. Aklına sonradan geldi , dün parayı bakkal amcaya verip çikolata almıştı, içinden “tüh…birgün  daha sabretseydim şimdi elma şekeri alabilirdim “ dedi. Parası yoktu , peki nereden bulabilirdi. Babası çoktan işe gitmişti. Hemen annesine koştu. Annesi  babasının ekmek alacak para bıraktığını, bir kuruş fazla paraları olmadığını söyledi. Bu iş o kadar hızlı oldu ki şekerci ancak sokağın başından evlerinin önüne gelebilmişti.

Küçük yine pencereye doğru yürüyordu. Bu kez koşmuyordu , her adımı bir öncekinden daha yavaştı. Elma şekerci ise evlerinin önünden sanki koşarak uzaklaşmıştı. Küçük mutfaktan pencereye gelenedek şekerci sokağın sonuna varmıştı. Şekercinin sesi hem uzaklaşıyor hem de kısılıyordu.

-Elma

-Elma şekeri

-Elma şekeri isteyen yok mu?

Çocuk pencereyi kapatıp odasına gitti. Yatağına uzandı.” Babamın çok parası olsaydı benim de şekerim olurdu” diye kendi kendine söylendi. “Evimiz bir elma şekerinin üstünde olsaydı, her sabah  sokağa çıkar , akşama kadar sokağı bir uçtan bir uca yalardım” diye hayal kurdu. Hayal kurarken birden duraksadı.” Ya dayanamaz yersem evimiz düşer sonra , olsun babam tutar “ diye düşündü.

Çocuk bunları düşüne dursun, uyku çoktan göz kapaklarına oturdu ve süreki aynı ninniyi söyledi.

Uyu mışıl mışıl uyu hadi

Güneşin doğmadığı yerde uyan

Melekler olsun rehberin

Güzellikler bulsun seni

Küçük ninniyi dinledi, sonra uykuya daldı.

Annesi işini bitirince seslendi:

-Kuzucuk nerdesin ?

Annesi  hiçbir çıt çıkmayan evde sürekli  “kuzucuk nerdesin ?” diye sesleniyordu. Evleri çok büyük değildi ; ama anneye bir şato gibi geldi o anda. Sesi duvarlarda  yankılanıp kendisine geliyor  ama kuzucuğunun sesi soluğu duyulmuyordu. En son küçüğün odasına baktı. Yatakta uzandığını görünce “ yaramaz az kalsın ,yüreğime indirecektin “ dedi.  Uyuduğunu farkedince sesini alçalttı. Yanına kadar gidip küçüğün ayak ucundaki battaniyeyi bir gülü öper gibi çocuğun üzerine örttü. Alnındaki saçları geriye doğru elleriyle taradı. Odadan çıkmak üzereyken kapıyı kapatmadan önce küçüğün yatağının kenarlarına minderleri koymadığını hatırladı. İçeri girip minderleri kanepenin altına dizdi. Kapıyı kapatmadan önce dua etti “ Kuzucuğumu kurtlardan koru Allahım”. Annesi bu duayı yaparken  küçük çoktan rüya ülkesinin kapısından girmişti.

Küçük bir bulutun üstüne binmiş elma şekeri topraklarına gidiyordu. Elma şekeri topraklarına vardığında bu uzun yolculuktan çok yorulmuş olacak ki üstüne bindiği bulutu sıkıp içti. “ oh! Şeker gibi tatlıymış” dedi. Arkasına dönünce gördüklerine inanamadı.” Herşey elma şekerinden ! herşey elma şekerinden “ diyerekten gördüğü manzaraya doğru koştu. Elini uzatıp tam bir tane alacaktı , bir adam belirdi.” Dur bakalım nereye gidiyorsun böyle” dedi. İlk önce neye benzediğini farkedememişti. Baştan aşağı süzünce gördü ki el ve ayakları tahtadan gövdesi ve başı elma şekerinden yapılmıştı. Küçük bir adım geri çekildi , titreyerek “ herşey elma şekerinden bende bir tane alacaktım “dedi. Elma şekeri adam “ hah hah  hah”  diye gülmeye başladı. Koca elma şekeri gövdesi tahta çubuğun üzerinde bir aşağı bir yukarı inip çıkıyordu. “hah hah bir tane alacakmış  hah hah” gülmesi etrafı çınlatıyordu. Birden gülmesi kesildi. Asık suratla “ biz burda neciyiz “ dedi. “Herkes senin gibi gelse bir tane şeker alsa bize ne kalacak” diyerek cümlesini tamamladı. Küçük , dudaklarını bükerek “ burada  çok şeker var “ dedi. Şeker adam “ sadece sen istemiyorsunki  hergün yüzlercesi geliyor “ dedi. Küçük mahcup bir tavırla “bir tane alsam ne olacak “ dedi. Şeker adam  hafif bir tebessümle “ o zaman senle de bir anlaşma yapmalıyız “ dedi. Küçük şaşırmış bir şekilde “ ne anlaşması “ dedi.

Şeker adam “ Şu karşıdaki iki tepe arasındaki köprüyü ve altından akan şeker nehrini görüyor musun? “ diyerek , küçükten gelecek cevabı bekleyemeye başladı. Küçük başını biraz kaldırarak karşıdaki köprüye baktı. Köprü , iki elma şekeri dağı arasında  gerilmişti. Köprünün üstündeki   çeşitli şekerlerin renkleri uzaklığa rağmen göz alıcı ve iştah kabartıcı görünüyordu. Şeker adam  küçüğün anlaşmaya razı tavrını görünce konuşmasına devam etti.

” Eğer aşağı düşmeden karşıya  geçmeyi başarırsan sana istediğin kadar elma şekeri veririm  ama ; düşersen  sende elma şekeri olursun” derken yüzündeki tebessüm dudaklarını daha da genişletti. Küçük bir köprüye birde kırmızı kırmızı parlayan elma şekerlerine  bakıyordu. Küçüğün tereddütlü olduğu tüm davranışlarından belliydi. Şeker adam “ne oldu yoksa elma şekerlerini istemiyor musun “ dedi. Küçük  “tamam  , yapabilirim “ dedi. İkisi beraber güzel şekerlerin ağaç olduğu , her meyvenin tatlı şeker gibi dallarından sarktığı bir şekerleme ormanı yolundan elma şekeri tepesinin olduğu yere geldiler. Şeker adam onu  köprünün başına getirdi. Şeker adam “ hadi yürümeye başla “ dedi. Köprü şekerden yapıldığı için küçüğün attığı her adım yapışıyor , ayağını çekeyim derken köprüyü sallıyor düşücek gibi oluyordu.Üç kez düşecekken zor kurtuldu. Birkaç defa geri dönmeyi düşündü,aklına elma şekerleri gelince vazgeçip yürümeye devam etti. Son birkaç adım kaldı ki , birden köprü sallanmaya başladı. Şeker adam var gücüyle köprüyü sallayıp “ sende elma şekeri olacaksın” diye bağırıyordu.Küçük son adımını karşı tepeye atamadan şeker nehrine düştü.Çırpınıyordu ama nafile , yapışkan şeker her tarafını kapladı. Gayret edip kıyıya ulaşmayı başardı. Dışarıya çıktığında ağlamaya başladı. O da elma şekeri olmuştu , yanaklarından süzülen yaşlar küp küp şeker oluyordu. Ağzından çıkan tek kelime “Anne!” oldu. Ağzından çıkan bu kelime bir melek suretine büründü. Melek “küçük niye ağlıyorsun “ diye sordu. Çocuk ağlayarak “elma şekeri istiyordum ama elma şekeri oldum, ben böyle kalmak istemiyorum” dedi. Melek “ siz küçükler niye annenizin sözünü tutmazsınız, annen sana hep yabancılarla konuşma onların elinden sakın birşey alma demedi mi?” diyerek azarlayıcı bir şefkatle sordu. Küçük hem ağlıyor hemde içini çeke çeke “ dedi” diyordu. Melek “ peki sen ne yaptın hiç tanımadığın biriyle anlaşma yaptın ve cezasını çekeceksin…” dedi. Çocuk “bir daha annemin sözünü tutacağım , bir daha annemin sözünü tutacağım” diyerek uyandı.

Hemen ellerine baktı “ elma şekeri değilim yaşasın” dedi. Dışarıdan arkadaşlarının sesini duydu. Yatağından kalkıp doğru sokağa fırlayacaktı ki  önce annesine  dışarı çıkacağını söyledi. Sonra tam gaz dışarı. Arkadaşlarıyla oynamak hoşuna gidiyordu. Hava yavaş yavaş kararmaya başladı. Eve dönesi hiç yoktu, sabaha kadar arkadaşlarıyla sokakta  oynayabilirdi. Güneş iyice ufuktan kaybolmuştu. Oyunları bitmiş eve dönmek üzereydi, oynadıkları yere bir araba yanaştı. İçindeki adam “ küçük dedi ,buralarda bir yerde park varmış nerede olduğunu biliyormusun?”dedi. Çocuk “biliyorum amca  “ dedi elindeki topu iki eliyle sağa sola sallarken. Arabadaki adam” peki arabaya binip bizi oraya götürebilir misin  , götürürsen sana ELMA ŞEKERİ alırım.” Dedi arka kapıyı açarken. Küçük “ elma şekeri mi?” dedi tuhaf bakışlarla. Adam “ yoksa elma şekerini sevmiyor musun? Küçük” dedi garipser gibi bir tavırla. Küçük “ elma şekerini severim amca ama elma şekeri olmaya niyetim yok “ deyip evine gitti. Küçük evin kapısından girerken, gökyüzündeki melekler tebessüm ediyordu.

Elma Şekeri için yorumlar kapalı

Bozuk Para

Elini kaldırıp ilk gördüğü taksiyi çağırdı.

-“Taksi”

Kapıyı kapatacakken şoför seslendi “Cengiz Ağabey nasılsın?”.

Cengiz bu rastlantıya şaşırmıştı “Vedat, sen miydin?”. Yaklaşık üç aydır Afrika’daydı, dün gelmişti, Afrika’ya Ruanda’daki iç savaş için gitmiş bugünde gazeteye gidip çektiği fotoğrafları teslim edecekti. Vedat aynadan arka koltuğa bakarak ”Cengiz hocam nerelerdeydin? “ .

“ Afrika’ya gitmiştim, Vedat”. Cengiz, Vedat’ta cevap verirken bir yandan da çantasındaki malzemeleri kontrol ediyordu. “İşler nasıl Vedat?” Cengiz çantasını yanına koyup, geriye yaslandı.”Ne olsun uğraşıyoruz… Gazeteye gidiyorsun değil mi abi?” Vedat’ın siması aynada hafifçe gülümsedi. Cengiz kafasını onaylar vaziyette sallayarak ”Evet gazeteye gidiyoruz” …

—“ Sen burada yokken neler oldu bir bilsen” Vedat bunları söylerken aynada gözlerinin içi gülüyordu. Cengiz aynaya bakarak ”Hayırdır, pek heyecanlı söyledin”. Vedat konuşmaya devam etti  ”Senin haberin yoktur, artık kimse bozuk para kullanmıyor” .Taksi neredeyse gazeteye varmıştı. Cengiz şaşırdı ”Neden?”. Vedat torpido gözünü açarak, içinden bir gazete kesiğini (kupür) çıkarıp Cengiz’e uzattı “Ben anlatmayı beceremem al şu makaleyi oku” . Makale kendi gazetesinde yayınlanmamıştı ve başlığı  ” bozuk para ’ydı” . Vedat eliyle gazete binasını göstererek ”İstersen büroda oku, gazeteye vardık”. Cengiz, makaleyi katlayıp gömlek cebine koyarak “Tamam, akşam çıkarken ararım yine sen gelirsin” …

Cengiz 2. kattaki editörün yanına çıktı. Editörle görüştükten sonra yayın şefine elindeki fotoğrafları verdi. Editör fotoğraflar için yazı dizisini de onun hazırlamasını istemişti. Yazının üç günde hazır olması gerekiyordu. Fazla vakit kaybetmeden masasına gitti. Bir müddet oturunca cebindeki gazete kesiğini çıkardı…

“ Hep kendimize şunu deriz “biz iyi bir toplumuz” , acaba bunun bir ölçütü var mıdır? Bir kişinin iyi olup olmadığına onunla kurduğunuz sıkı ilişkiler sonucu tavır ve davranışlarından anlayabilirsiniz. Peki ya bir toplumun? Bugün köşemde bu konuyu irdeleyeceğim. Bir toplumun iyi olduğunu nasıl ölçebiliriz? Kafamda bu işe uygun bir formül var ama sizinle hemen paylaşmayacağım. Düşündüğüm şey yapılan iyiliklerin kaç kişiye ulaşabileceğini ve bu toplumun ne kadar iyi olduğunu ölçecek bir yol. Cebinizde dolaştırdığınız bozuk paraları bilirsiniz ve onları çocukları tasarrufa alıştırmak için hazırlanan kumbaraları. Sistem bozuk para ve kumbaraya dayalı. Sizden istediğim, ilk iş olarak bir kumbara edinmeniz ki adını “iyilik kumbarası “ koyacağız. Yaptığımız her iyilik için cebimizdeki bozuk paralardan bir tanesini bu kumbaraya atacağız, daha sonra kötü olduğunu düşündüğünüz bir eylem yaptığımızda bu kumbaradan bir bozuk parayı harcamak. Bu sistem nasıl bir toplumun iyi olduğunu ölçecekmiş der gibisiniz… Basit, video oyunlarının piyasa ilk çıktığı zamanlarda (1978) Taito tarafından piyasa sürülen Space Invaders (Uzaylı İstilacılar) oyunu özellikle Japonya’da aşırı ilgi görmüş ve bozuk para sıkıntısına neden olarak Yen arzının dört katına çıkarılmasına yol açmıştır. Japonlar oyunu oynamak için o kadar istekli ki yüzlerce bozuk parayı biriktirip oyun salonlarından çıkmamışlar tabi bozuk paraların piyasaya geri dönmesi geç olduğundan Japon Merkez Bankası Yen arzını arttırmak zorunda kaldı. Eğer gerçekten iyi bir toplum olduğumuzu iddia ediyorsak işte meydan, yaptığınız her iyiliği denize değil kumbaraya atın. Bir kötülük yapana dek o bozuk paraları harcamayın. Paralar kumbarada birikecek ve ne kadar çok insan iyilik yaparsa Japonya’daki gibi para arzına sebep olunacaktır. İşte size bu toplumun iyi olduğunu gösterme fırsatı , bilmenin sadece bir yolu var, Neden Sizin Kumbaranız Yok !?    _Mehmet Panayır_ ” Cengiz makaleden etkilenmişti. Düşünüyordu, gerçekten böyle bir şey olabilir mi? Bu ülkede iyilik yapma yüzünden bozuk para krizi çıkabilir mi? Bu ülke yolsuzluklar ve iş bilmezlikten çıkan her türlü krizi gördü ancak iyilik yüzünden tatlı bir kriz aslında fena da olmazdı. Bilgisayarını açıp yazı dizisi için çalışmaya başladı…

Yazıya kendini o kadar kaptırmış ki saat 18.00 ‘ya gelmişti. Eve gidecekti, sabah geldiği Vedat’ın taksi durağını aradı. Vedat geldiğinde Cengiz kapıdaki bekçiyle konuşuyordu. Vedat’ı görünce ayrılıp taksiye bindi. “ Vedat, sabah söylediğin doğru muydu? , kimse artık bozuk para kullanmıyor mu?” . Cengiz’i bu kadar meraklandıran bekçiyle yaptığı küçük konuşmaydı, bozuk parayla ilgili makaleyi o da okumuş hatta makale yayınlandıktan bir hafta sonra televizyonlarda, Mehmet Panayırla röportajlar yapılmıştı. “ Doğru, nasıl oldu bilmiyorum ama şu anda kimse kullanmıyor “ , Cengiz ön koltuğa yaklaştı. “Vedat, senin kumbaran var mı?” Vedat’ın, duraktaki arkadaşlarının, mahallelinin, çocukların, herkesin artık bir iyilik kumbarası vardı. “ Sadece benim değil herkesin var, kumbarası olmayanlarda bozuk para harcayamaz oldu “.Üsteleyerek “Biraz daha açar mısın “ Cengiz kulak kesilmişti. “Bizim durakta Veli adında biri var, o bu işe pek taraftar değildi. Geçende mahallede alış verişe çıkmış, tabi bizimkisi bozuk paralarla alış veriş etmeye kalkmış, hangi esnafa gittiyse “ Bu gün ne kötülük yaptın da bozuk para harcıyorsun “ diye sormuşlar. Veli Bey çok utanmış, hatta bir esnaf  “benim kötülere satacak malım yok diyerek hiçbir şey satmamış. O da kumbarası olmamasına rağmen bozuk para harcayamıyor artık”. “Bu gün ne kötülük yaptın?” bu cümle ülkenin her tarafında kullanılır olmuştu, kim bozuk para vermeye kalksa ilk duyduğu bu sözdü. Cengiz kafasını yana doğru çevirip. Camın dışındaki insanlara baktı. “Ben Afrika’dayken ne olmuş buralara ?”.Vedat derin bir nefes alıp ”İyi oldu valla, bak mesela dün, hastanenin oradan geçerken yaşlı bir çift beni durdurdu, fazla paramız yok ama şuraya gideceğiz dediler. Bundan bir ay önce olsa basar giderdim. Yapamadım, evdeki kumbara gözümün önüne geldi. İstedikleri yere kadar bıraktım”. Vedat’ın sesi hüzünlenmişti. “bu sabahta arabanın lastiklerindeki bir problem yüzünden baktıracaktım, tamirci arkadaşa gittim, arkadaş dedimse de parasız hiç bir şey yapmaz. İş bitince “Ahmet sen şimdi benden para isteyeceksin ama yok” dedim. Yalan yok, Ahmet’i on yıldır tanırım abi, param yok deyince tamir ettiği tekerlekleri sökeceğinden emindim. Ahmet ne yaptı biliyor musun? ”. Cengiz aynada yaşaran Vedat’ın gözlerine bakıyordu ”Tekerlekleri sökmedi herhalde “. “ Cebindeki bozuk paraları gösterip, raftaki kumbaraya attı. Utanmasam orada hüngür hüngür ağlardım”. Vedat tamirhanede ağlamamıştı ama yanağındaki nem dudağına kadar inmişti. Konuşma devam ederken, Cengiz marketin önünde inmek istediğini söyledi. Dolapta yiyecek bir şey kalmamıştı… Alış-veriş faslından sonra yorulmuştu, apartmanın kapısına geldiğinde kapıcı koşarak elindeki poşetleri aldı. Kapıcının bu kadar yardımsever olması şaşırtıcıydı.”Ne o Veysel efendi, yoksa seninde mi kumbaran var?” .Veysel Efendi memnuniyetsizlikle  , “yok beyim, çocuk var çocuk “ , Veysel Efendinin oğlu pencereden babasını seyretmekteydi. Küçükken yapılan yanlış iğne sonucu belinden aşağısı tutmuyordu, sürekli yataktaydı. Faruk, Veysel’in oğlu, televizyonda duymuştu bu iyilik olayını babasına o kadar istemişti ki bir kumbarası olmasını, babası da onu kıramamıştı, tabi Faruk’un çıkıp iyilik yapacak hali yok kumbarası da dolsun istiyor. İyilik yapma işi istemese de babasına kalmıştı. Cengiz bunu duyunca gülümsedi. Bu iyilik ölçümü sisteminin kendisine de faydası dokunmuştu. Apartmandan girerken alt camdaki Faruk’un yüzünde tebessüm elinde kumbarası vardı… Eve girince ilk gördüğü açılmamış bavulu oldu, gelir gelmez aceleyle duş almış ve fotoğrafları gazeteye ulaştırmak için dışarı çıkmıştı. Eşyalarını yerleştirdikten sonra televizyonu açtı. Bu kumbara meselesi gündemdeki ilk konuydu, uzmanlar ramazan ayı haricinde böyle bir durumun nadir görüldüğünden bahsederken, konuk olarak çağrılan emniyet müdürü ise neredeyse on yıldan beri görülen en düşük suç işleme oranın bu ay yaşandığından bahsediyordu. Televizyonun muhabiri sokak röportajlarıyla da konuyu zenginleştiriyordu. Konuşan her vatandaş kendisinin kumbarası olmasa da yakında edineceğini belirtmişti, çünkü esnafın birçoğu bu işte önayak olmuştu, bakkallar odası yaptığı açıklamada bozuk paraları bakkal esnafının almayacağını açıklamıştı hatta gülerek “kötülük yapsanız bile onu harcayamayacaksınız üzgünüm “ bile demişti. TV’nin haber sunucusu telefonla bağlantı yaptığı ekonomi uzmanından gerçekten ne zaman bu durumun para arzına sebep olacağını soruyordu. Ekonomi uzmanı” durum böyle devam ederse önümüzdeki ay merkez bankasının para arzı gerçekleştirmesi gerekeceğini “söyledi. Cengiz takvime baktı, “önümüzdeki ay mı? Ne kalmış ki bir hafta sonra”. Cengiz fazla dayanamadı, yol yorgunluğu ağır basıyordu. Kanepede uyuya kaldı…

Bu sabah gazeteye daha erken gitti. Yazı dizisi için üç gün uğraşmak istemiyordu. Bugün bitirip teslim edecekti. Kendine ilgilenecek yeni bir konu bulmuştu. Bozuk para olayının nereye kadar varacağını merak ediyordu…

Cengiz yazı işlerinden çıkarken mutluluğu yüzünden okunuyordu, yazı dizisi yayınladığı gibi haber bültenlerinde ilk konu olmuştu. Kafası ise yeni yazı dizisi olan “iyilik kumbarası” ‘ndaydı. Asıl beklediği ise bugün başbakanın yapacağı açıklamaydı. Başbakanlıktan yayın organlarına çekilen fakslarda, olağan programın dışında başbakanın yapacağı ulusa sesleniş konuşmasından bahsediliyordu. Cengiz bunun ne anlama geldiğini anlamıştı, bugün yeni bir aya giriliyordu ve enflasyon verileri açıklanacaktı. Duyumlara göre ise enflasyon beklenenin üstünde çıkmıştı, buda yılsonu hedeflerinin tutturulamayacağının işaretiydi. Eve gidip TV’nin başında konuşmayı dinlemek için erkenden ayrıldı. Saat 20.00 olduğunda tüm TV’lerde başbakan vardı. Başbakan masasına oturmuş “güzel ülkemin, iyi insanları,hepinize iyi akşamlar!… Aslında bir başbakan için gurur verici olan iyi insanların olduğu bir ülkeyi yönetmesidir. Mehmet Panayır’a bunu bize bir kez daha hatırlattığı için teşekkür ediyorum. Şunu belirtmeliyim ki merkez bankası para arzını gerçekleştirecektir. Kendinizle övünebilirsiniz, ancak bu ay ki enflasyon değerleri beklenenin üstünde, fiyatlar bozuk para kullanılmadığı için yuvarlandığından enflasyonda ufak da olsa bir artış meydana gelmiştir. İyiliğinizi tescil ettirdiniz ama lütfen bu olayı tatlıya bağlayıp elinizdeki bozuk paraları ve yeni basılacak olanları harcayarak enflasyon hedefini yakalamak için hükümetimize yardımcı olun… İyi akşamlar güzel ülkemin, iyi insanları” Yayından sonra Cengiz’in ağzı kulaklarına varmıştı… Kanepeye yaslanınca adının söylendiğini duydu.

Derinden gelen  sesle irkildi ,”Cengiz bey, Cengiz bey” yerinden kımıldadı. ”Efendim nasılsınız? Ben büyükelçilikten Kalem müdürü Yalçın Soykan “ .”Nerdeyim ben?” , “Ruanda Saint Joseph Hastanesinde “.Cengiz gözlerini aralayınca hastanede olduğunu anladı “peki ne işim var burada”.”Efendim, görenlerin dediğine göre bir dilenci çocuğun bardağına para atarken yoldan geçen bir cipten ateş açılmış, sizde çocuğu korumak için üstüne kapanmışsınız, Allahtan kurşun beyin ön lobunda fazla hasar vermeden girip çıkmış. Bir haftadır komadaymışsınız bizim elçilik olarak dün haberimiz oldu.” Cengiz eliyle başını kontrol etti. Tüm kafası sargılarla çevrilmişti. ”Yalçın Bey bozuk paranız var mı?” .Yalçın’ın bakışları garipleşti ”ne yapacaksınız”.Cengiz sargıların arasında sırıtan gülüşüyle ”uzun hikâye sonra anlatırım”…

Bozuk Para için yorumlar kapalı

Ayakkabı Kutusu

Şehir meydanında değişen bir şey yok. Bir biri ardı sıra akan kalabalıklar, otomobil egzozları, kaldırım üstündeki simitçinin bağırışları, kalabalığın uğultusu… Göze çarpmayan sadece kaldırımın kenarında duran ayakkabı kutusuydu. Yürüyen kalabalık kutunun farkında değildi.  Yeşil çimenler ve ağaçlar meydandaki sahte reklâm renkleri arasında tüm doğallığıyla gözleri dinlendiriyordu. Ahmet, köşedeki bayiden aldığı gazeteyi açmış, bankın önünden geçerken az kalsın bir adama çarpacaktı. Bu durumu gören yaşlı amca seslendi “ otur evladım gazeteni burada oku! yoksa çarpacaksın bir yere “. Ahmet, amcanın davetini duyunca oturdu. İkinci sayfayı inceliyordu. Haberde vatandaşların etrafta bulunan şüpheli çantalara karşı dikkatli olmaları konusunda bir uyarı vardı. Ahmet haberden sonra tedirgin olmuştu. Geçen sene burada olan patlamayı hatırladı. Patlamada büronun kırılan camlarının bir kısmı yüzüne saplanmıştı. Gayri ihtiyari eli yüzüne gitti. Hastanede yattığı günleri hatırladı, aynaya her bakışında yüzündeki yaralar zihninde aynı olayı tazeliyordu. Televizyonda benzer saldırıları üstlenenlerin “biz yaptık pişkinlikleri” yayınlandıkça öfke krizlerine giriyordu. Ona göre hiç kimsenin hakkı bir diğerinin hakkından üstün değildi ve terör asla bir hak arama yolu olmamalıydı. Yine de tedirgin olmuştu,  şüpheli bir çanta arar gibi kafasını kaldırıp etrafına bakındı. Sağına soluna baktı, hiç bir şey yoktu. Kendi kendine “ evham yapma Ahmet” derken tedirginliği devam ediyordu. Gazetesine eğileceği sırada gözü kaldırımın köşesindeki ayakkabı kutusuna takıldı. Dördüncü sayfayı çevirirken içinden bir an için ”acaba?” diye geçiriyordu ki “hadi canım “ diyerek ilgisini elindeki gazeteye yöneltti. . .

Spor sayfasını da okuyup, öğle arası bitmeden büroda olmak için aceleyle banktan kalktı. Bugün yine o davayla uğraştı,  mahkemeden istenen bilirkişi için kendi lehlerine karar verecek olan adamla görüştüğünden keyfi pek yerinde değildi. Kendileri küçük bir arsa anlaşmazlığında böyle dalavere çeviriyorlarsa kim bilir trilyonluk anlaşmazlıklarda ne dolaplar dönüyordu. En sonunda bu raporla birlikte dosyanın hepsi tamamlanmış oldu…

Avukat bürodan çıkınca, o da kapıyı kilitleyip, çıkarken hanın içindeki arkadaşına uğradı. En son baktığında,  Saat 20.00 ‘di şu an ise 22’yi gösteriyordu. Bugün perşembeydi, Ahmet ve arkadaşı Perşembe günleri karşı caddede olan kafe Keyifte oturup vakit öldürürdüler. Saatine bakınca iki saatin canına çoktan okumuşlardı. Bir daha ki perşembeye sözleşip masadan kalktı. Hava iyice kararmış, yürüyordu ama kafası yarın ki işlerle meşguldü. Öğlen oturduğu bankın önünden geçerken, gözleri ayakkabı kutusunu aradı. Kutu hala ordaydı, öğlen ki şüphe kurdu, kaldığı yerden kemirmeğe başladı. Kutunun yanına yaklaştı, gözleriyle kutuyu tarıyordu sanki. Sıradan bir ayakkabı kutusuydu, hatta bayağı eskiydi. Ayağıyla şöyle bir dokundu kutuya. İterken “ya patlarsa “ diye de düşünmeden edemiyordu. Kutuyu birkaç kez yokladıktan sonra eline aldı. Artık iyice emindi kutunun içinde bomba yoktu. Yavaşça üst kapağını açıp içine baktı, kutunun içinde bir sürü ufak kâğıt vardı. Kâğıtlardan birini aldı ancak ilk bakışta üstünde ne yazdığı okunmuyordu. Karnı da iyice acıktığının sinyalini vermeye başlamıştı, Keyifte yediği tostlar anlaşılan kandırmamıştı onu. “Evde okurum” deyip kutuyu kolunun altına aldı. İki sokak ötedeki durağa geldiğinde saati 23.00 olmuştu bile, bu saatte belediye otobüsü bulması zordu. İlk gördüğü dolmuşa bindi. Evine vardığında, kutuyu masanın üstüne koyup mutfağa gitti. Yemekte çorba, makarna ve birazda yoğurt vardı. Neredeyse bir aydan beri menü değişmemişti. Buzdolabından birazı çürük elmayı alıp, ısıra ısıra masanın yanına geldi. Kutunun içindeki tüm kâğıtları masanın üzerine dökünce masada küçük bir tepecik meydana geldi. Her kâğıtta bir cümle ve bir sayı yazıyordu. Önce kâğıtları sırasına göre ayırdı. Bu işlem epey vaktini almıştı. Kâğıtları sıraya koyması tamamlandıktan sonra esniyordu, yemeği de yiyince uykusu gelmişti. İlk kâğıtta

“Hayatlarımızı bir serüvene dönüştürmeyi başarabiliriz ” yazıyordu. Okuduktan sonra sadece “güzel “ deyip yatağına gitti. Yatakta “kim böyle bir şey yapar ki “sorusu aklına takıldı. Acaba bu kutunun sahibi kimdi?…

Sabah saatin sesiyle değil telefonun ziliyle uyandı. Telefondaki avukattı ve nerde kaldığını soruyordu. Gözü saate kaydı, saat 10.00 olmuştu. Aceleyle giyindi, masanın üstündeki kutudan ikinci kâğıdı aldı. Kâğıtta ” günde bir tane” yazıyordu. Zaten diğer kâğıtlara bakacak zamanı da yoktu, evden apar topar çıktı… Akşam eve döndüğünde ikinci kâğıt kutunun dışında duruyordu. “Günde bir tane” , sanırım birisi kendine oyun bulmuştu. Önce garipsedi, sonra    “ iyi madem bizde günde bir tane okuruz “. Ertesi sabah kalkınca ilk işi üçüncü kâğıdı okumak oldu. Bu sefer kâğıtta “ her maceranın bir kahramanı vardır ve o kahraman benim “ yazıyordu. Evden çıktı, büroya gidene kadar kafasında o cümle “kahraman benim”.

Bu oyuna alışması zor olmayacaktı şimdiden rolünü benimsemişti. Üçüncü güne gelindiğinde oyun onu iyice sarmıştı. Ertesi gün bir sonraki kâğıdı okudu. Bu sefer tek kelime vardı kâğıtta ”gayretliyim“. Bugünkü tekrar cümlesi belli olmuştu “gayretliyim”. Kelimeyi her tekrar edişinde “aslında değilim der gibi bir hava esiyordu”. Bu birazda doğruydu, hukuk fakültesinde neredeyse iki yıldır son sınıf derslerini verememişti ama yinede derslere alakası sıfırdı. Sınavlarında sorulacak konulara hiç çalışmıyordu. Ne zaman “sınav” dense kaçacak delik arıyordu, zaten bu gidişle fakülteyi bitirmesi de zordu. Hatta bugün fakülteye gidip final tarihlerini öğrenecekti…

Eve geldiğinde yorgundu, bugün mahkeme, okul derken epey bir yol yürümüştü. Sınav tarihlerini yazdığı kâğıdı çalışma masasının üzerine yapıştırdıktan sonra mutfağa geçti. Soğuk makarnadan birkaç kaşık aldıktan sonra yatağa uzandı. Sabah kahvaltıdan sonra beşinci kâğıdı okudu “gelecek irade, geçmiş kaderdir “. Bugün erken kalktığından daha vakti vardı. Kanepeye uzanıp düşündü,” Kader?  İrade? ”. Zayıf aldığı tüm sınavlarda ve başarısızlıklarında kabahati hep kaderinde buluyordu. Peki, bir an bile olsa gerekli iradeyi göstermiş miydi? Cevabı çok iyi biliyordu. O zaman iradesini devreye sokup belki bir şeyleri değiştirebilirdi. Gelecek iradeyse ve henüz gelmediyse sonuç kendi tavrına bağlıydı. Bu düşüncelerle durakta otobüsü beklerken, yanlış otobüse bile bindiğini fark etmedi. Büroya yine 20 dakika gecikmişti. Büroda otururken ne yapması gerektiğinin planını çıkarmaya başladı. Önce şu sınavları vermeliydi. Hayatına karşı tavrını belirlemişti, ilk hedefi sınavlarıydı…

O akşam ilk defa düzenli olarak ders çalıştı. Ertesi gün altıncı kâğıdı okudu “ben dürüst, çalışkan ve cesur biriyim”. Her okuduğu kâğıtta kendini tanıyordu ama bu defa yazan iki kelime onu düşündürdü çalışkanlık tamamdı da artık “dürüst, cesur” olmak, sanırım bu biraz zordu. Yanında çalıştığı avukat davaları kanuni yönden değil yaptığı üçkâğıtlarla kazanan biri olarak tanınıyordu ve birçok işini o halletmişti. Bu hoşuna gitmese de hayatını kazanmak zorundaydı, bu büroda bile iş bulması çok zor olmuş neredeyse altı ay boyunca işsiz dolaşmıştı. Yine aynı duruma düşmek istemiyordu ama kendine cesur olduğunu da kanıtlamalıydı.”Evet” dedi kendi kendine. Cesur olduğunu göstermesi için bu ilk fırsattı, avukata gidip ayrılmak istediğini söyledi. Avukat oralı bile olmadı “sen bilirsin! “ derken haftalığını son defa verdiğini hatırlattı. Şimdi işsizdi ve iş bulması gerekiyordu. Dürüst olması pek işine yaramamıştı. Caddede anlamsız bir halde yürürken karşı handaki meşhur hukuk bürosunun tabelasını gördü. Kafasını kaldırıp bugünkü cümleyi söyledi “ben dürüst, çalışkan ve cesur biriyim”. Avukat Hamdi Bey, karşısında duran gençten bu lafları duyunca “zaten benimde böyle bir yardımcıya ihtiyacım var” dedi. O gün işinden istifa etmiş ama yarım saat olmadan hem de en iyi hukuk bürosunda iş bulmuştu. Eve o akşam uçar gibi girdi. Akşam yemekten sonra yaptığı plana uygun olarak ders çalıştı…

Sınavları artık dert etmiyordu, çünkü gereğinden fazla bile çalışıyordu. Hatta öğrendiği yeni şeyleri işinde de uygulamaya başlayınca büroda hem maaşı hem de konumu değişmişti. Her sabah çıkmadan önce bir sonra ki kâğıdı okumaya devam etti. Hayatı tam bir serüven gibi olmuştu, dağın eteklerinden sanki zirvelere doğru çıkıyordu. Ayakkabı kutusuyla tanışalı dokuz ay olmuştu, bu sabahsa üstünde farklı bir telaş vardı. Tüm sınavlarını vermiş, bugün çıkış belgesini alacaktı. Tek canını sıkan ayakkabı kutusundaki kâğıtların azalışıydı. Çıkış belgesini aldıktan sonra Baroya stajyer avukatlık işlemlerini başlatmaya gitti…

O gün arabasıyla Baronun önünden geçerken, o hevesle içeri girişi gözünün önüne geldi. Eve vardığında eşi yemeği hazırlamıştı. Yemekten sonra çalışma odasına çekildi, dolabın alt kapağını açıp ayakkabı kutusunu çıkardı. İlk nerede bulduğu, yaşadıkları, okuduğu her cümle kafasından geçti, bu uzun yolculuğun sonuna gelinmiş, kutunun içinde sadece tek bir kâğıt kalmıştı. Aslında onu da sabahleyin okuyacaktı, şimdiye kadar hiç bir kâğıdı gününden önce okumamıştı, bu onun için oyunun kuralı gibiydi. Elini son kâğıda uzattı , “Bu hayatta insana kendi çalışmasından başka bir şey yoktur”.Not yine doğru söylüyordu, geldiği yeri düşününce, hepsinde çalışmasının semeresini görmüştü. Kutuyu hazırlayan kişiye teşekkür edip, diğer kâğıtları da içine koyarken kutunun içinde yazan yazıyı fark etti.” Bu kutuyu ilk bakışta görülmeyen ama insanların geçtiği bir yere koyun sahibi onu bulacaktır”. Şimdi kutunun sahibinin kim olduğunu anlamıştı. Sabah arabasıyla bürosuna giderken yol kenarında durdu. Kutuyu nottaki denen yere koydu. Arabasına binip uzaklaşırken aynadan kutuya bakıyordu. Bir dosttan ayrılmış gibiydi…

Ayrılığın hüznü çökmüştü ruhuna, büroda pek neşesi yoktu. O gün girilecek davası da olmadığından odasında tek başına oturmuş sakinliğin sesini dinledi. Evine dönerken merakına engel olamadı, kutuyu koyduğu sokaktan geçti, kutu koyduğu yerde yoktu.

Ayakkabı Kutusu için yorumlar kapalı

Bilge Oğul – Turan Güneşi

Dünyadaki son savaşın galibi olan Yüce Türk Milleti bu mücadelenin sonuçlarını dünyaya hakim olma heveslisi çin ve yeni roma devletlerine bir türlü anlatamadı.

2665 yılının şafağı sökerken yedi tepeli istanbulun birinci tepesi üzerine kurulu Türk Meclisinde dünyanın ve Türk Milletinin geleceğine karar verilecekti.

Elektromanyetik alanındaki gücüne güvenen yeni Roma’yı nasıl kitlediklerini ve tüm savaş filosunu nasıl ortadan kaldırdığını genel kurmay başkanının anlatmasını beklemek garip olurdu. Bu bilgi çok gizli sınıflandırmasıyla kozmik odaya konuldu.

Yeni romanin capitolunun bir anda yok oldugunu uydudan gören çinli generallerin telaş içindeki çırpınışları pars birlikleri komutanı Çağrı Efeyi nasılda keyiflendirmişti.

Meclise savaş hakkında bilgi vermek için gelecek olan genelkurmay başkanı Hüseyin Tamuyu evlerinde ilk defa görecek olan türk milleti , bu komutan hakkında nice efsaneler duyduysa da yüzünü hiç görmemişti.

Tüm zihinlerin etki altına alınabileceği neredeyse 300 yıldır biliniyor. Beyin dalgaları sıradan bir insanınkine oranla daha karmaşık şekilde çalışan askerler yine de komutan kademesine yükseldiğinde ortada gösterilmeyerek etki altına alınmasının önüne geçiliyordu.

Türk Devletinin en gizli silahı teknolojisi olduğu söylense de aslında askerleriydi.

Irk saflaştırmayı en ileri boyutta asker bireyler üretmede kullanan türk bilim adamlarının mükemmel eserleri olan pars birlikleri bu savaşı kazandıran ana unsurdu.

Türk bilim adamları önce kurt genlerini askerlere eklemenin daha güçlü askerler ortaya çıkarmada en işe yarar yöntem olacağını düşündüler. Denemelerin hepsi boşa gitti…

Saflaşmayan bireylerde kurt genleri iş görmüyordu. Vahşi yönünü dengeleme zorluğu kurt askerleri sahada diğer birlikler için tehlikeli kılmaktaydı.

Sebebin ne olduğu üzerine derin araştırma yapan türk bilimler akademisi bir sonuca varamadı ve proje rafa kalkti.

Bundan 65 yıl önce ruh üzerine calışmalarını yoğunlaştıran Ekber Yıldırım ilk meyvesini pars birliklerinin atası sayılan aslan birliklerinde elde etti. Genetiği saflaştırılmış askerlere aslan bedenin manyetik alanın bir kopyasını eklemeyi başardı.

Ekber Yıldırım çalışmaları sırasında eski kurtçeri projesini de en ince ayrıntısına kadar incelemiş yeni ruh manyetik alanı yaklaşımının başarılı olacağını görmüştü.

Kurtçerilerin ilk atalarındaki sorunlar saha denemelerinde yeni adaylarda görünmedi…

Eski olumsuz havayı dağıtmak için bu birliklere Pars Birlikleri dediler.

Hüseyin Tamu kürsüye söz almak için çıktığında evlerindeki aynıgörüm yansılarında türk milleti neler söyleyeceğini bekliyordu.

“Allahımıza hamdolsun milletimiz varolsun Rahman ve Rahim olanın 99 adıyla ”

Yüce Türk Milleti

Sizin askeriniz olarak var olma şerefini bana bahşeden Allaha şükürler olsun.

Varlığımıza kasteden düşmanlarımıza karşı bize yanımızda olduğunu hissettiren Allaha şükürler olsun.

Bugün iki sevinci beraber yaşamaktayız Turan güneşimiz doğmuştur. Din yurdumuz güven altındadır.

Allah atalarımıza bahşettiği hükümdarlık hakkını sizlere bu devranda yeniden vermiştir…

Anlık İşler Bürosu

Kaçıncı kez buraya gelmiştim , hatırlamıyorum…Uzun zamandır düşünmediğimi farkettim. Hatıra dediğim şeyler neydi , yoksa yüklü verileri artık hatıralarım mı sayıyordum ? Çok bile düşündüm , benim kadar bile düşünenleri istemediklerini biliyorum.

Bir süre önce zamanı takip etmeyi de bıraktım. Herşeyin otomatikleştiği bir durumda kontrol edilen her an için ikinci bir zaman farkındalığı yapmak ağır gelmeye başladı. Evimin , özür dilerim bana bahşedilen kibrit kutusunun rahatlığında bekleyebilirdim. Hissetmek istediğim için aslında bürodayım…Evden buraya buradan işe…

“Evden işe işten eve” diyordu eski dünyalılar. Ortak bilincin silinmeyen son kümelerinde rastlamıştım bu cümleye. Hayatlarının monotonluğundan sıkılan insanların kurduğu bir cümleymiş. “Hayatın monotonluğu” eski dünyanın en sıkıcı işinin yeni dünyada parti sayılacağını bilselerdi. Bu sıkıcı dünyayı kurmak için bu kadar çok çaba sarf ederler miydi ?

Neydi o bilim adamının yardımcısın adı ? Hani ışınlanmayı icat eden geri zekalının , Berkecan Bulanık…Evet işte onun Sami Biltan , insanlığı kargaşadan kurtaracak diye ortaya koyduğu keşfinin kimi kurtardığını görecek kadar uzun yaşadım…Yaşımı merak edenler için bu açıklamam.

Bizi hep kandırdılar…bu düşündüklerimin ortak bilince kaydedilip taramaya takıldığında beni kaynağa alacaklarını biliyorum.

Tüm sorun aslında beynimi bir wetware (ıslak donanım)’a çevirmeyişimden kaynaklanıyor. Zaten hayatımızı düzen altında tutuyorlar ona bari biraz olsun ben hükmedeyim. Zihnim bu ağırlığı artık taşıyamıyor galiba bu düşüncelere daldığıma göre , eski dünyada birçok intihar çeşidi olduğuna rastlamıştım ama bu yeni dünyaya has bir şey sadece düşünüyorsunuz.

Siz şimdi ölme özgürlüğünüz olduğu hissine kapıldınız , var olan birimlerin sistem tarafından imhası hariç kendine zarar vermesi bile yüce yasanın 6.maddesi gereği yasaklandı “ölmeyeceksin”.

Bu emir eski dünyanın son kalıntıları olan bizler için geçerliydi son insanı insana hala hükmedebildiklerini göstermek için hayatta tutmayı sağlıyordu. Yarı bilinçsiz umutsuzlar onların yaratıcıya olan öfkesini dindirmiyordu.

Ekran parladığına göre bakalım iş neymiş ? Bana göre değil…karşıda oturan “umutsuz” benden daha istekli galiba…

Tamam senin olsun!

Robotların , yapay zekanın egemenliğini beklerken kendi türümüzün bizi istila edeceğini ummamıştık. Homi homini lupus ; bizi içimizden kemirmişler son ana kadar.

İsterimki kaynakta yok olmadan önceki bu zaman diliminde ortak bilince bağlanan birisi bu düşüncelerimden etkilenir. Sami Biltan’nın algoritmasının hatası buydu !

İlk isyandan sonra bunun farkına vardılar ama ne yazık ki hala düzeltemediler , kaynakta imha tek çözüm şimdilik , belki biri tüm sistemi çökertip hayatı baştan başlatana değin.

Genetik biliminin tüm hastalıkları ortadan kaldıracağına atmosferi kontrol etmenin tarımı mükemmel hale getireceğine sınırsız ve ücretsiz enerji kullanımının bizi özgürleştireceğine inandırıldık.

Işınlanmayla ilgili birkaç bilgi hariç kimse birşey söylemedi , çünkü kimse bilmiyordu. Zamanın içinde yüzmek…bu bilgi hala saklı.

İsyancıların bu bilgiyi öğrendiği hazırlık yaptıkları söylentisi vardı Ortak Bilinçte…insanların son umudunuda tüketecekler diye yine düşündüm yeniden düşündüm düşünmenin verdiği hazzı seviyorum.

2. Yıkımı tüm sisteme bağlılar bilirler ama 1. Yıkımın nasıl başladığını kimse bilmiyor , eski dünyanın yokoluşu…özgürlük , ölümsüzlük ve sınırsız imkanların hayaliyle uyuyan insanların , umutsuzluk denizinde boğulmaları.

Sistemden habersiz en ufak bir ışınlanmanın gerçekleşmemesi için 2. Yıkım tüm sistem dışıları ortadan kaldırdı. Direniş’in bu yıkımdan kurtulan kişiler tarafından oluşturulduğu sanılıyor. Ortak Bilinçte direnişe ait tek bir düşünceye dahi ulaşamadım. Belki de hepsi kaynakta yok olmuş ve içimizdeki hayat kıvılcımı sönmesin diye söylentiler ortak bilinçten silinmemiştir.

Ekranda yeni bir çağrı görünüyor bu kez bana uygun olsun !

Burası anlık işler bürosu , iş kavramını saniye ve saliselere indirmek…

Makineleşmenin çözüm bulamadığı küçük anlar için hayat kredisi kazanmak , yaşamak isteyenlere otomatik krediler haricinde katkıları kadar kredi yükleniyor sistem mutlu oldukça seni ödüllendiriyor.

Parayı değerli metalleri bilgiyi değiş tokuş aracı olarak kullandıktan sonra düzenin matematikselleşmiş yapısı içinde kurul sanal kredilerin en uygun çözüm olduğuna kanaat getirdi. Bize de sorduklarından eminim – gülmemek için kendimi zor tutuyorum-. Espri yeteneğimi kaybetmemiş olmam tüm umutsuzlardan beni farklı kılıyor.

Kaynağa gönderilmeden evvel bu düşüncelerime bağlanırsanız insan için hala bir umut var demektir.

Etiketler: