Site İçinde Ara






Kızıl Yakamozlar

Yorgun eve dönmüştü, konuşmak istiyordu. Kendiyle konuşmayı hiç sevmemişti. Aynaya baktı, o anlamsız yalnızlığına.

Niye diretiyordu ki, böyle bir başına olmamın neye faydası vardı. Günlerdir aklındaydı zaten, hep kendisini sevecek birisi olsun istemişti…

Korkuyordu, neden korktuğunu bilse hiç durmayacaktı, var gücüyle üstüne gidecekti. Bu sebepsiz korkusu yüzünden hiçbir ilişkisini nihayete erdirememişti.

“Ya beni gerçekten sevmezse” kendisi işi gereği, her gün istemediği halde iyi olmak zorundaydı.

Maskelerde uzman sayılırdı, kimin hangi maskeyi sevdiğini anlarsa hemen onu giyer gerçek yüzünü ancak eve dönünce aynada görebilirdi. Kendisi gibi biriyle evlenirse diye korkuyordu, o zaman dışarıda ayrı evde ayrı sahnelenen bir tiyatronun aktörü olacaktı.

Düşüncelerin çıkmaz sokaklarında aşacak duvar arıyordu kendine ama çaldığı tüm kapılar kilitliydi. Yemeğini yiyince üstündeki ağırlığı kucağına alıp salondaki kanepeye kıvrıldı. Aynı sahnenin farklı yansımasında başka bir aynanın yalnızlığında, iki çift göz aynı şeyi arıyordu.

Eğer aynanın ardını görebilseydi belki camın ardında atan kalbin tıkırtılarının farkına varırdı. Sevinçler paylaşıldıkça çoğalırmış, ya korkular!

Hayat paydasında buluşan insanların kaçına bu pay düşmüştür. Sabah boynunu tutarak uyandı, kafasını ne sağa nede sola çevirebiliyordu. Kahvaltısını zar zor etti. Bu boyun tutukluğu canını yakıyordu…

İşe biraz geç kalmıştı. Ofise vardığında sekreter kendini arayanların mesajlarını getirdi. Bir saat içinde ne de çok mesaj birikmişti. Sekretere kahve getirmesini söyleyip koltuğuna oturdu.

Mesajlardan biri arkadaşından geliyordu “ niyetin geçerliyse mevzuyu ona açacağım”.

Bu işlerdeki acemiliği gülünç denecek seviyedeydi. Bir bayana açılamayacak kadar sığ koylarda yüzmüştü hep. Yüzmeyi yeni öğrenenler gibi iyi bilenlerden yardım istiyordu. Son denemesini hatırladı “ imdat boğuluyorum”.

Onun zayıf noktası buydu, kimse böyle bir insanın bu konulardaki haline anlam veremezdi. Normal de o kadar rahat bir tavrı vardı ki insanda istediği her şeyi elde edebilir duygusunu uyandırıyordu. İşindeki bu başarısının zekâtı bile bu türlü ilişkilerinde görülmüyordu.

Onu uzun zamandır tanıyordu, böyle bir şey oyun olamayacağı için birçok gece balkonunda oturup düşünmüştü. Gece ve yıldızlar şahitti onu seviyordu. Onlarca anlaşmayı hazırlayan en zor ihaleleri kotaran dili bu durumlarda çalışmıyor sanki küçücük ağzı kocaman bir mahzen olup dili de onu gördüğünde kendini en kuytu köşeye gizliyordu…

Öğle yemeğinden sonra cep telefonu bildik melodiyi çaldı. Arkadaşı arıyordu, ikisinin çöpünü çatma işi ona düşmüştü. Arkadaşı bir daha görüşürlerse bu işin olacağından emindi. Zaten ilk buluşmalarını da o ayarlamıştı.

Arkadaşının konuşması cesaretini arttırmıştı. Telefon edip bu akşam beraber yemek yemeği teklif etti. Asya bu nazik teklife hayır demedi.

Odasına geçti iki elini de masasına dayadı tam karşıda duran aynada yüzüne baktı. Hafif kirli sakalı olduğunu fark etti. Önce kesmeyi düşündü, kendisine daha olgun bir hava verdiğini düşünerekten vazgeçti. Takımı kendini fazla göstermiyordu. Telefona uzanıp sekreterine çıkacağını söyledi. Tüm görüşme talepleriyle yarın ilgilenecekti. Bugün hayatının görüşmesini yapacaktı…

Eve vardığında hava çoktan kararmıştı. Yeni aldığı takımını giymek bugüne nasip olmuştu, alalı nerdeyse üç ayı geçmişti. Son hazırlıklarını yapıp dışarı çıktı. Mahçup tavırlarını romantik atraksiyonlarla gizlemeyi seviyordu. Bu görüşmede ne yapmalıydı. Buluşacakları restorana giderken aklını kurcaladı. Çabası boşa değildi, çekmecenin alt taraflarında yeni bir şey bulmuştu.

Arabayı sağa çekip çiçekçiye girdi. Yerdeki kırmızı halının kenarları boyunca dizilmiş kırmızı güllere baktı. Bir tanesine elini uzattı, yanına gelen çiçekçiden de falçatasını rica etti. Çiçekçi bir anlam verememişti bu duruma. Yine de müşteri her zaman haklıydı.

Kırmızı gülün kafasını kesip cebine koydu. Çiçekçi biraz bozulmuştu, çünkü niyeti bir demet satmaktı. Tekrar arabasına bindi. Arabasını restoranın parkına çekince, ileride duran onun aracını gördü. Oyalandığının o zaman farkına vardı. Aceleyle restorana girdi. Asya ileride camın yanındaki masada oturuyordu. Göz göze geldiler, merhabalaşma faslından sonra konuşmaya başladılar.

Bu ikinci buluşmalarıydı. Aralarında az da olsa bir yakınlaşma olmuştu. Onu ilk gördüğündeki sıkılgan hali kalmamıştı. Yemeklerini yerken hiç ciddi meselelerden bahis açılmadı. Gülüşmeleri yan masalardan duyuluyordu. Garson son tabağı da alırken kahve isteyip istemediklerini sordu.

İkisi de az şekerli kahve seviyordular. Kahvesini bitirmişti ki Asya kahve falından anlayıp anlamadığını merak etti. Bu tam onun beklediği fırsattı. Kendinden emin bir tavırla “ anlamam ama bildiğim başka fallar var”.

Kendine cevabı evet veya hayır olan kısa bir fal bakacaktı. Asyadan ellerini masanın üzerine koyup gözlerini kapatmasını istedi. Asya heyecanlanmıştı ama tereddütsüz onun dediklerini yaptı. Cebine koyduğu gülü Asya’nın avucuna koyup ondan avucunu kapatmasını istedi. Asya gözlerini açmadan konuşmaya çalıştı ”bu nasıl fal böyle”.

Ona doğru bakıp gözlerini açmasını söyledi. Onun gözlerinde kendisini görüyordu. Asyadan elini açmamasını istedi. Dili mahzenden çıkmaya karar vermişti sanırım “ Sizi sevdiğimi anlamış olmalısınız, size tek bir soru sormak istiyorum, benimle evlenir misiniz?” .

Asya dona kalmıştı, bu teklif gerçekten çok çabuk olmuştu. Asya’nın konuşmasına fırsat vermeden son cümlesini kurdu “ yarın yine burada buluşalım, cevabınızı o zaman verirsiniz”…Masadan kalktı, iyi akşamlar dileyip dışarı çıktı.

Asya avucunu açınca gülü gördü, gecenin siyahıyla sırlanmış camdaki tebessümü ayı kıskandırmıştı.

Evine vardığında saat hayli geçti, bu bekleyişin stresini azaltmak için şehri en az iki kez turlamıştı. Odasına geçip uyudu…

Sabah uyandığında rahatlamıştı, bu akşam kafasındaki çelişkilerden kurtulacaktı. Kahvaltı yapmadan önce kapının önündeki gazetesini aldı. Yüzündeki garip gülümsemeyi aynanın önünden geçerken gördü. Cevabın olumlu veya olumsuz olacağından emin değildi ancak bu bile onu mutlu ediyordu.

Peki, cevap olumlu olursa ne yapacaktı, nasıl bir tepki vermeliydi. Mutluluğunu restoranın içinde haykırmalımıydı, ya olumsuz olursa, bunun için kafa yormasına gerek var mıydı? Yapacağı basitti, her şey için teşekkür edip arkasına bakmadan restorandan ayrılacaktı.

Restoranda bağırmak ona göre değildi, başka bir şey yapmalıydı. En korktuğu şeyi düşündü “Ya beni gerçekten sevmezse”. Evlilik bir sözdü ama sevgi için bu anlaşmada küçük bir paragraf daha açmak istedi. Çalışma odasına geçti, raftan aldığı kâğıda bir şeyler karaladı. Yazdıklarını dikkatle okudu, beğenmedi, bir daha yazdı. Çöp sepeti yarısına kadar dolmuştu. En sonunda doğru cümleleri bulduğuna kanaat getirince, kâğıdı güzelce bir zarfın içine yerleştirdi. İşe dün giydiği takımla gitti, çünkü akşam eve uğramadan restorana gidecekti. İş yerinde yoğun bir gündü, dünden de sarkan işler öğle yemeğini unutturacak kadar meşgul etmişti. Saate bakarken, akreple yelkovanın yer değiştirmesini ne kadar çok istemişti. Güneş bu gün dünyayı fazla aydınlatmasa da olurdu. Bugün kum saatlerindeki kum tanecikleri aşağıya düşmek için birbirleriyle yarışmalıydılar ve gün bir an önce akşama ulaşmalıydı. Akşamın ne kadar uzun olacağını beklediği cevap belirleyecekti. Eliyle ceketin cebindeki zarfı yokladı…

Restoranın olduğu caddeye gelince derin bir nefes aldı. Arabayı park ederken, etrafa göz gezdirdi. Asya’nın arabasını arıyordu. Saatine bakınca erken geldiğini anladı. Heyecanından eli ayağı birbirine dolanacaktı. Restorana girdiğinde dünkü masanın boş olup olmadığını sordu. Şansına aynı masada kimse oturmuyordu, restorandaki kişilerde iki elin parmaklarını geçmeyecek kalabalıktaydı. Ağır adımlarla masaya doğru yürüdü.

Gecenin gelişi ayın su üzerindeki dansından belli oluyordu. Bu restorana gelmesinin nedeni denizdi. Cadde üzerindeki en iyi deniz manzarasına sahip yer burasıydı. Gecenin siyaha çalan kızıllığında raks eden yakamozlar onu büyülemişti. Dışarıya baktığından Asya’nın geldiğini başını çevirince gördü. Yerinden kalktı, sandalyeye oturmasına yardımcı oldu. Asya’ya bakarken cevabın izlerini yüzünde okumaya çalıştı.

Asya beklettiği için özür diledi, evi şehrin diğer ucundaydı. İkisi de önce yemek mi yemeliler yoksa konuşmalılar mı? Karar veremediler, gelen garsona siparişleri sonra vereceklerini söyledi. Asya bu kasvetli havayı dağıtmak istedi.

“Lütfen bu kez sen ellerini masanın üzerine koy ve gözlerini kapat” Asya’nın bu cümlesi telaşını daha da arttırdı.

Asya ne yapacaktı? Sadece evet veya hayır demesi gerekmiyor muydu? Kendini uzun bir cümleden sonra ki hayır’a bile hazırlamıştı.

Yine de gözlerini kapattı. Asya yanında getirdiği küçük bir kutudan parlayan bir şey çıkardı. Asya’nın kendisine gülünü iade edeceğinden korkuyordu ama bu durumda yapacağı bir şeyde yoktu, Asya avucuna küçük kutudan çıkardığı şeyi koydu. Avucunun içinde ne olduğunu anlamaya çalıştı. Gül olmadığını hissetti. Cisim sertti o zaman ona verdiği gül olamazdı. Bu ne anlama geliyordu. Gözlerini açtı, “ cevabım şu an avucunda “ Asya bunu dedikten sonra biraz geri çekildi. Elini yavaş yavaş açtı, parmaklarını kaldırdıkça içinde kırmızı bir şey olduğu belli olmaya başladı…

Avucunda camdan küçük kırmızı bir kalb duruyordu. Yüzündeki ifade o kadar belliydi ki ağzı kulaklarını bile geçmişti. Asya kendine sevgiyle bakan gözlere bakıp sadece bir şey istediğini söyledi. O da merak etti bunu, ne isteyecekti kendisinden.

“Söz vermeni istiyorum, beni her zaman seveceğine söz vermelisin” Asya bunu söylerken ciddi görünüyordu. O ise kendini tutamamıştı, gülmeye başladı. Asya şaşırdı, bunda gülünecek ne olabilirdi ki? Gülüşüne hâkim olunca cebindeki zarfı Asya’ya uzattı.

”Bugün olduğu gibi yarın da kalbimdeki yerinin değişmeyeceğine, sadece bir ömür değil sonsuza kadar seni sen olduğun için seveceğime… En yakın dostun, arkadaşın ve sırdaşın olacağıma. Derdinin derdim, üzüntünün üzüntüm olacağına… Asla soğuktan ve yalnızlıktan ölmeyeceğine… Yaşam boyu her sabah sana âşık olarak uyanacağıma… Sen uyurken sana bakıp, sana dualar edeceğime… Hasta olduğun zaman sana çorba yapacağıma… Seni üzmeyeceğime… Dünya iyisi sana, dünyaların ve kâinatın en iyisini örnek alıp şefkat göstereceğime… Seni ihmal etmeyeceğime ve asla yalan söylemeyip, asla ihanet etmeyeceğime… Eve, sana ve çocuklarımıza asla haram lokma getirmeyeceğime… Tüm çiçeklerde, denizlerdeki dalgalarda, gökkuşağında ve kızıl yakamozlarda seni göreceğime… Seni Rabbimin kutsal bir emaneti olarak görüp ona göre davranacağıma söz veririm…sözümün başına Asyam bir İnşAllah’ı sen koy, sonuna büyük bir Amin’i ben !…”.

Asya mektubu masanın üzerine koydu, bir göz yaşı damlası yanaklarına doğru süzülmeye başladı. O da eliyle uzanıp Asya’nın yanağındaki yaşı silerken “ Âmin “ …



« « Beyaz Devrim – 1 | Yazılım Türkçeleştirme – Proje 001 » »

Comments are closed