Site İçinde Ara






Hikayeler

Sahil

Eline aldığı taşları var gücüyle denize fırlattı. Etraftan bakanlar sadece su üzerinde taş sektiren bir adam figürü görüyordular.

Son taş da suyun üstünde sekip birkaç metre ötede kayboldu. Elini yerdeki çakıl taşına uzatmıştı ki! Vazgeçti. Bir çuvalın yere düşmesi gibi tüm gövdesini birden yere bıraktı.

Ayakları sahildeydi, gövdesi ise suyun içinde. Onu seyredenler az önce gittiği için, kimse bu durumdan haberdar olmadı. Sahile vuran dalgalar, yavaşça gövdesini denize doğru çekmeye başladı. Nefes alıp vermiyordu. Dalgalar sakindi, gövdesi su üzerinde fırlattığı taşlar gibi ilerledi.

Bu sakinlik o kocaman gövdeyi suya düşmüş bir yaprak gibi taşıyordu. Hava soğuktu, giydiği palto bu yüzdendi. Paltonun şişen kısmı gövdenin su üzerinde kalmasını sağladı. Deniz sahilden aldığı emanetini gideceği yere taşıyordu.

Suyun üzerinde seken taşlar nasıl en sonunda dibe inerse önce ayakları batmaya başladı.

Hiç aklına gelmiş miydi bu şekilde bir sonu olacağı, cesedini üç gün sonra buldular. İlerdeki bir koya vurmuştu.

Araştırma yapan polisler önce bir gemiden düşmüş olabileceğini düşündüler. İlk hafta herhangi bir kayıp rapor edilmeyince bu tezin yanlış olduğu anlaşıldı. Peki, kimdi bu adam? Buraların yerlisi olsa bir arayanı olurdu. Arayan soran yoktu, adam, ölümü gibi meçhuldü. Denize nasıl düştüyse, hayata da sanki tesadüfen düşmüştü ve öyle ilaveten yaşamıştı hayatta.

Bir yakını olmadığına kanaat getirilince, hastane morgundan alınıp kimsesizler mezarlığına gömüldü. Adı yazılmamıştı mezarlık defterine sadece küçük bir tarih ve vaka numarası iliştirilmişti. Aslında polisler ona Deniz Bey diyorlardı, kıyafetindeki düzgünlük bir bey edasındaydı. Deniz Beyi bulduklarında üzerinde cüzdanı yoktu, denizde mi düştü yoksa hiç yok muydu bilinmedi. Üzeri bu sefer toprakla örtüldü. Su boğmuş, toprak gizlemiş, hocanın duası havaya karışmıştı belki günahları varsa ateşte yakacaktı.

Hastane morgundaki görevli polise kalan eşyalarını ne yapacağını sordu. Polis, görevlinin sorusunu yarım ağız geçiştirdi “bir hükmü yoktur ister at ister bir fakire ver sen bilirsin”. Görevli ayakkabıları, paltoyu, pantolonu, gömleği güzelce bir poşete yerleştirdi. Akşam eve giderken ilk gördüğü ihtiyaç sahibine verecekti, sahibinin ihtiyacı kalmamıştı.

Yolda yürürken dilenen orta yaşlı adamı görünce poşeti uzattı. Dilenci önce garipsedi sonra poşeti kavradı, sabırsızlıkla paltoyu üstüne giydi. İçi ısınmıştı, morg görevlisi uzaklaşırken arka sokağa geçti. Diğer parçaların üstünde nasıl duracağını merak etmişti. Kapanan dükkânın önündeki camın yansımasında giyecekleri denedi, hepsi tam ona göreydi. Cama bakarken gözleri yaşardı, bir zamanların ünlü sinema oyuncusunu hatırladı.

Arkasından herkes koşardı, o bunu severdi, kaçar gibi yapar sonra yakalamaları için dururdu. Bundan tam 20 yıl önce yine yakalamaları için durdu ancak koşanlar kovalayacak başka birini buldular.

O günden sonra hiç kaçmadı, hep öyle olduğu gibi durdu. O durunca hayatta durmuştu onun için, teklifler durdu, akan paralar durdu. Durmayan tek bir şey vardı, kolundaki saatin tıkırtısı. Sağ kolunu kalırdı, bileğini yavaşça kulağına götürdü. Saati yoktu, tıkırtı sesi beyninin içindeydi. Zamanı bilmesine gerek olmadığını son defa aç kaldığında anlamıştı.

Saati ancak iki günlük yiyecek almaya yetmişti. Bileğini uzun uzun dinledi. Saatin kaç olduğunu bilmese de, camdaki aksi vaktinin geçmiş olduğunu haber veriyordu. Sokaktan ayrıldı, dilenci gibi girdiği sokaktan bey gibi çıkıyordu.

Attığı her adımda başı daha bir dik yürüyordu, saçları dağınık olmasa kimse meczup halini anlayamazdı. Son çevirdiği filmdeki karakteri hatırladı. Sahi neydi onun adı? Kafasını iyice kaşıdı. Biraz düşünceden birazda yağdan olacak kafası cidden kaşınmıştı.

Armatör Deniz Bey, evet oydu, Armatör Deniz Bey! Prodüktörle kavga etmişti bu film yüzünden. Hep onun sebebiydi bu hali, film gösterildikten sonra kimseden teklif de almamıştı. Ona göre ise hayatının en iyi rolünü oynamıştı.

Bu film için bir ay boyunca armatörlerin gittiği kulüplere gitmiş, onlar nasıl yaşarlar incelemişti. Zaten kumar hastalığına bu araştırmada yakalanmıştı. Tüm biriktirdiklerini de “iki katı ya da hiç “ götürmüştü.

Evine haciz geldiğinde, tek yanına aldığı resimleri olmuştu. Düşünceli haliyle yürürken, sahile vardı. Denizden esen rüzgâr titretince paltoya daha sıkı sarıldı. Artık sahip olduğunu kaybetmek istemiyordu. Uzun bakışlarla karşı koyları seyretti.

Rüzgârın şiddeti dinince iskeleden sahile indi. Çakıl taşları suyun ıslaklığıyla uzaktan doğan güneşi haber verircesine parladılar. O anda filmin son sahnesini hatırladı. Yönetmenin motor demesini bekler gibi, eline bir çakıl taşı aldı.

Kızıl Yakamozlar

Yorgun eve dönmüştü, konuşmak istiyordu. Kendiyle konuşmayı hiç sevmemişti. Aynaya baktı, o anlamsız yalnızlığına.

Niye diretiyordu ki, böyle bir başına olmamın neye faydası vardı. Günlerdir aklındaydı zaten, hep kendisini sevecek birisi olsun istemişti…

Korkuyordu, neden korktuğunu bilse hiç durmayacaktı, var gücüyle üstüne gidecekti. Bu sebepsiz korkusu yüzünden hiçbir ilişkisini nihayete erdirememişti.

“Ya beni gerçekten sevmezse” kendisi işi gereği, her gün istemediği halde iyi olmak zorundaydı.

Maskelerde uzman sayılırdı, kimin hangi maskeyi sevdiğini anlarsa hemen onu giyer gerçek yüzünü ancak eve dönünce aynada görebilirdi. Kendisi gibi biriyle evlenirse diye korkuyordu, o zaman dışarıda ayrı evde ayrı sahnelenen bir tiyatronun aktörü olacaktı.

Düşüncelerin çıkmaz sokaklarında aşacak duvar arıyordu kendine ama çaldığı tüm kapılar kilitliydi. Yemeğini yiyince üstündeki ağırlığı kucağına alıp salondaki kanepeye kıvrıldı. Aynı sahnenin farklı yansımasında başka bir aynanın yalnızlığında, iki çift göz aynı şeyi arıyordu.

Eğer aynanın ardını görebilseydi belki camın ardında atan kalbin tıkırtılarının farkına varırdı. Sevinçler paylaşıldıkça çoğalırmış, ya korkular!

Hayat paydasında buluşan insanların kaçına bu pay düşmüştür. Sabah boynunu tutarak uyandı, kafasını ne sağa nede sola çevirebiliyordu. Kahvaltısını zar zor etti. Bu boyun tutukluğu canını yakıyordu…

İşe biraz geç kalmıştı. Ofise vardığında sekreter kendini arayanların mesajlarını getirdi. Bir saat içinde ne de çok mesaj birikmişti. Sekretere kahve getirmesini söyleyip koltuğuna oturdu.

Mesajlardan biri arkadaşından geliyordu “ niyetin geçerliyse mevzuyu ona açacağım”.

Bu işlerdeki acemiliği gülünç denecek seviyedeydi. Bir bayana açılamayacak kadar sığ koylarda yüzmüştü hep. Yüzmeyi yeni öğrenenler gibi iyi bilenlerden yardım istiyordu. Son denemesini hatırladı “ imdat boğuluyorum”.

Onun zayıf noktası buydu, kimse böyle bir insanın bu konulardaki haline anlam veremezdi. Normal de o kadar rahat bir tavrı vardı ki insanda istediği her şeyi elde edebilir duygusunu uyandırıyordu. İşindeki bu başarısının zekâtı bile bu türlü ilişkilerinde görülmüyordu.

Onu uzun zamandır tanıyordu, böyle bir şey oyun olamayacağı için birçok gece balkonunda oturup düşünmüştü. Gece ve yıldızlar şahitti onu seviyordu. Onlarca anlaşmayı hazırlayan en zor ihaleleri kotaran dili bu durumlarda çalışmıyor sanki küçücük ağzı kocaman bir mahzen olup dili de onu gördüğünde kendini en kuytu köşeye gizliyordu…

Öğle yemeğinden sonra cep telefonu bildik melodiyi çaldı. Arkadaşı arıyordu, ikisinin çöpünü çatma işi ona düşmüştü. Arkadaşı bir daha görüşürlerse bu işin olacağından emindi. Zaten ilk buluşmalarını da o ayarlamıştı.

Arkadaşının konuşması cesaretini arttırmıştı. Telefon edip bu akşam beraber yemek yemeği teklif etti. Asya bu nazik teklife hayır demedi.

Odasına geçti iki elini de masasına dayadı tam karşıda duran aynada yüzüne baktı. Hafif kirli sakalı olduğunu fark etti. Önce kesmeyi düşündü, kendisine daha olgun bir hava verdiğini düşünerekten vazgeçti. Takımı kendini fazla göstermiyordu. Telefona uzanıp sekreterine çıkacağını söyledi. Tüm görüşme talepleriyle yarın ilgilenecekti. Bugün hayatının görüşmesini yapacaktı…

Eve vardığında hava çoktan kararmıştı. Yeni aldığı takımını giymek bugüne nasip olmuştu, alalı nerdeyse üç ayı geçmişti. Son hazırlıklarını yapıp dışarı çıktı. Mahçup tavırlarını romantik atraksiyonlarla gizlemeyi seviyordu. Bu görüşmede ne yapmalıydı. Buluşacakları restorana giderken aklını kurcaladı. Çabası boşa değildi, çekmecenin alt taraflarında yeni bir şey bulmuştu.

Arabayı sağa çekip çiçekçiye girdi. Yerdeki kırmızı halının kenarları boyunca dizilmiş kırmızı güllere baktı. Bir tanesine elini uzattı, yanına gelen çiçekçiden de falçatasını rica etti. Çiçekçi bir anlam verememişti bu duruma. Yine de müşteri her zaman haklıydı.

Kırmızı gülün kafasını kesip cebine koydu. Çiçekçi biraz bozulmuştu, çünkü niyeti bir demet satmaktı. Tekrar arabasına bindi. Arabasını restoranın parkına çekince, ileride duran onun aracını gördü. Oyalandığının o zaman farkına vardı. Aceleyle restorana girdi. Asya ileride camın yanındaki masada oturuyordu. Göz göze geldiler, merhabalaşma faslından sonra konuşmaya başladılar.

Bu ikinci buluşmalarıydı. Aralarında az da olsa bir yakınlaşma olmuştu. Onu ilk gördüğündeki sıkılgan hali kalmamıştı. Yemeklerini yerken hiç ciddi meselelerden bahis açılmadı. Gülüşmeleri yan masalardan duyuluyordu. Garson son tabağı da alırken kahve isteyip istemediklerini sordu.

İkisi de az şekerli kahve seviyordular. Kahvesini bitirmişti ki Asya kahve falından anlayıp anlamadığını merak etti. Bu tam onun beklediği fırsattı. Kendinden emin bir tavırla “ anlamam ama bildiğim başka fallar var”.

Kendine cevabı evet veya hayır olan kısa bir fal bakacaktı. Asyadan ellerini masanın üzerine koyup gözlerini kapatmasını istedi. Asya heyecanlanmıştı ama tereddütsüz onun dediklerini yaptı. Cebine koyduğu gülü Asya’nın avucuna koyup ondan avucunu kapatmasını istedi. Asya gözlerini açmadan konuşmaya çalıştı ”bu nasıl fal böyle”.

Ona doğru bakıp gözlerini açmasını söyledi. Onun gözlerinde kendisini görüyordu. Asyadan elini açmamasını istedi. Dili mahzenden çıkmaya karar vermişti sanırım “ Sizi sevdiğimi anlamış olmalısınız, size tek bir soru sormak istiyorum, benimle evlenir misiniz?” .

Asya dona kalmıştı, bu teklif gerçekten çok çabuk olmuştu. Asya’nın konuşmasına fırsat vermeden son cümlesini kurdu “ yarın yine burada buluşalım, cevabınızı o zaman verirsiniz”…Masadan kalktı, iyi akşamlar dileyip dışarı çıktı.

Asya avucunu açınca gülü gördü, gecenin siyahıyla sırlanmış camdaki tebessümü ayı kıskandırmıştı.

Evine vardığında saat hayli geçti, bu bekleyişin stresini azaltmak için şehri en az iki kez turlamıştı. Odasına geçip uyudu…

Sabah uyandığında rahatlamıştı, bu akşam kafasındaki çelişkilerden kurtulacaktı. Kahvaltı yapmadan önce kapının önündeki gazetesini aldı. Yüzündeki garip gülümsemeyi aynanın önünden geçerken gördü. Cevabın olumlu veya olumsuz olacağından emin değildi ancak bu bile onu mutlu ediyordu.

Peki, cevap olumlu olursa ne yapacaktı, nasıl bir tepki vermeliydi. Mutluluğunu restoranın içinde haykırmalımıydı, ya olumsuz olursa, bunun için kafa yormasına gerek var mıydı? Yapacağı basitti, her şey için teşekkür edip arkasına bakmadan restorandan ayrılacaktı.

Restoranda bağırmak ona göre değildi, başka bir şey yapmalıydı. En korktuğu şeyi düşündü “Ya beni gerçekten sevmezse”. Evlilik bir sözdü ama sevgi için bu anlaşmada küçük bir paragraf daha açmak istedi. Çalışma odasına geçti, raftan aldığı kâğıda bir şeyler karaladı. Yazdıklarını dikkatle okudu, beğenmedi, bir daha yazdı. Çöp sepeti yarısına kadar dolmuştu. En sonunda doğru cümleleri bulduğuna kanaat getirince, kâğıdı güzelce bir zarfın içine yerleştirdi. İşe dün giydiği takımla gitti, çünkü akşam eve uğramadan restorana gidecekti. İş yerinde yoğun bir gündü, dünden de sarkan işler öğle yemeğini unutturacak kadar meşgul etmişti. Saate bakarken, akreple yelkovanın yer değiştirmesini ne kadar çok istemişti. Güneş bu gün dünyayı fazla aydınlatmasa da olurdu. Bugün kum saatlerindeki kum tanecikleri aşağıya düşmek için birbirleriyle yarışmalıydılar ve gün bir an önce akşama ulaşmalıydı. Akşamın ne kadar uzun olacağını beklediği cevap belirleyecekti. Eliyle ceketin cebindeki zarfı yokladı…

Restoranın olduğu caddeye gelince derin bir nefes aldı. Arabayı park ederken, etrafa göz gezdirdi. Asya’nın arabasını arıyordu. Saatine bakınca erken geldiğini anladı. Heyecanından eli ayağı birbirine dolanacaktı. Restorana girdiğinde dünkü masanın boş olup olmadığını sordu. Şansına aynı masada kimse oturmuyordu, restorandaki kişilerde iki elin parmaklarını geçmeyecek kalabalıktaydı. Ağır adımlarla masaya doğru yürüdü.

Gecenin gelişi ayın su üzerindeki dansından belli oluyordu. Bu restorana gelmesinin nedeni denizdi. Cadde üzerindeki en iyi deniz manzarasına sahip yer burasıydı. Gecenin siyaha çalan kızıllığında raks eden yakamozlar onu büyülemişti. Dışarıya baktığından Asya’nın geldiğini başını çevirince gördü. Yerinden kalktı, sandalyeye oturmasına yardımcı oldu. Asya’ya bakarken cevabın izlerini yüzünde okumaya çalıştı.

Asya beklettiği için özür diledi, evi şehrin diğer ucundaydı. İkisi de önce yemek mi yemeliler yoksa konuşmalılar mı? Karar veremediler, gelen garsona siparişleri sonra vereceklerini söyledi. Asya bu kasvetli havayı dağıtmak istedi.

“Lütfen bu kez sen ellerini masanın üzerine koy ve gözlerini kapat” Asya’nın bu cümlesi telaşını daha da arttırdı.

Asya ne yapacaktı? Sadece evet veya hayır demesi gerekmiyor muydu? Kendini uzun bir cümleden sonra ki hayır’a bile hazırlamıştı.

Yine de gözlerini kapattı. Asya yanında getirdiği küçük bir kutudan parlayan bir şey çıkardı. Asya’nın kendisine gülünü iade edeceğinden korkuyordu ama bu durumda yapacağı bir şeyde yoktu, Asya avucuna küçük kutudan çıkardığı şeyi koydu. Avucunun içinde ne olduğunu anlamaya çalıştı. Gül olmadığını hissetti. Cisim sertti o zaman ona verdiği gül olamazdı. Bu ne anlama geliyordu. Gözlerini açtı, “ cevabım şu an avucunda “ Asya bunu dedikten sonra biraz geri çekildi. Elini yavaş yavaş açtı, parmaklarını kaldırdıkça içinde kırmızı bir şey olduğu belli olmaya başladı…

Avucunda camdan küçük kırmızı bir kalb duruyordu. Yüzündeki ifade o kadar belliydi ki ağzı kulaklarını bile geçmişti. Asya kendine sevgiyle bakan gözlere bakıp sadece bir şey istediğini söyledi. O da merak etti bunu, ne isteyecekti kendisinden.

“Söz vermeni istiyorum, beni her zaman seveceğine söz vermelisin” Asya bunu söylerken ciddi görünüyordu. O ise kendini tutamamıştı, gülmeye başladı. Asya şaşırdı, bunda gülünecek ne olabilirdi ki? Gülüşüne hâkim olunca cebindeki zarfı Asya’ya uzattı.

”Bugün olduğu gibi yarın da kalbimdeki yerinin değişmeyeceğine, sadece bir ömür değil sonsuza kadar seni sen olduğun için seveceğime… En yakın dostun, arkadaşın ve sırdaşın olacağıma. Derdinin derdim, üzüntünün üzüntüm olacağına… Asla soğuktan ve yalnızlıktan ölmeyeceğine… Yaşam boyu her sabah sana âşık olarak uyanacağıma… Sen uyurken sana bakıp, sana dualar edeceğime… Hasta olduğun zaman sana çorba yapacağıma… Seni üzmeyeceğime… Dünya iyisi sana, dünyaların ve kâinatın en iyisini örnek alıp şefkat göstereceğime… Seni ihmal etmeyeceğime ve asla yalan söylemeyip, asla ihanet etmeyeceğime… Eve, sana ve çocuklarımıza asla haram lokma getirmeyeceğime… Tüm çiçeklerde, denizlerdeki dalgalarda, gökkuşağında ve kızıl yakamozlarda seni göreceğime… Seni Rabbimin kutsal bir emaneti olarak görüp ona göre davranacağıma söz veririm…sözümün başına Asyam bir İnşAllah’ı sen koy, sonuna büyük bir Amin’i ben !…”.

Asya mektubu masanın üzerine koydu, bir göz yaşı damlası yanaklarına doğru süzülmeye başladı. O da eliyle uzanıp Asya’nın yanağındaki yaşı silerken “ Âmin “ …

Kızıl Yakamozlar için yorumlar kapalı

Beyaz Devrim – 1

Üzgünüm siz kurban olarak seçildiniz.

Yapacağım işler için sana ihtiyacım var! Ama bunu bile bilmen gerekmiyor. Sen hayatını yaşamaya devam et.

Ben sadece öleceğin, öldüreceğin zamanı ve mekânı belirleyeceğim. Beynine hükmedeceğim, bedenin benim emirlerimi eksiksiz yerine getirecek, düşünmeyeceksin, düşünmenin getirdiği o ağır yükten kurtaracağım seni.

Her gün binlerce defa bilinçaltına atılan tohumların seni yönettiğini göremiyorsun. Ben bu yolu seçiyorum.

Peki, sen kimsin? Sen sıradan hayatını yaşayan bir yerde bana rastlamış milyonlarca insandan birisin seni özel kılan ne ? Beyninin saflığı tabiî ki, bilinçaltına inen düşünce tohumlarını göremeyecek kadar kör, onları sulayıp fidan yapacak kadar sağır ve o ağaçları deviremeyecek kadar da güçsüzsün, seni özel yapan budur.

Sen ve senin gibiler işlerini düzgün yerine getirirse siz göremeseniz de o güzel günleri sizin için yaşayacağım ve mezarınıza hepiniz adına bir karanfil koyacağım.

Ben gören gözüm işiten kulak ve yön veren beyin. Hepiniz geceleri uyur gündüzleri gezerken çığlıkları duymuyorsunuz.

Önceleri neden diye çok düşündüm sonra herkesin kendine verilenden sorumlu olduğunu anladım. Ben sadece sorumluluğumu yerine getiriyorum. Bu video her şey olup bittikten sonra yayınlanacak,  zamanı geldiğinde planı herkes öğrenecek.

Hissettirmeden yavaş ve ağır adımlarla şekil vermek, mükemmel bir sanat eseri yapmaya çalışıyorum çünkü çığlıkları duymak istemiyorum. Bunu başarabilirsem video yayınlanana kadar bundan kimsenin haberi olmayacak hatta yayınlanmasında bile kararsızım.

Her sistemin kendi kurdunu yapabileceği endişesiyle bu fikrimden de vazgeçebilirim. Şimdi sadece tarih yazıyorum, gün geldiğinde, toplum bunu izleyebiliyorsa işlem tamam demektir.

Benim varlığımın bir hükmü yok. Milyonlarca sene içinde bir 80 yılın hükmü ne kadar olabilir ki.

Söylediğimi başarabildim mi? Etrafınıza bir bakın… Ancak merak etmeniz gereken bu değil buna neden karar verdiğim.

Yıl 2040, birden bire tüm ağa bağlı bilgisayarlarda bu video oynamaya başladı.

İnsanlar meydanlarda , evlerinde ve kişisel bağlantı terminallerinde videoyu izlerken gözlerden uzak bir mezarlığın köşesinde yaşlı bir adam üzerinde mavi bir kurdeleyle bağlanmış, beyaz saten kumaşla sarılmış bir mezar taşının önünde duruyordu.

Yaşlı Adam ceketinin cebinden bir karanfil çıkardı. Bastonuna dayanarak yere eğildi, gözü yaşlıydı. Karanfili mezarın üzerine bıraktı. Kalkmadan mavi kurdeleyle bağlanmış düğümü çözdü. Beyaz kumaş yavaşça kayar gibi mezar taşının üzerinden aşağı indi. Adam kumaşı mezarın kenarına topladı. Üzerine mavi kurdeleyi ve fiyonkunu özenle yerleştirdi. Ağaya kalkmak için bastonundan yardım almadan mezar taşına dayanarak ayağa kalktı. Gözündeki nemlilikten bir damla mezar taşını ıslatırken eliyle taşı sıvazladı. Sonra bastonunu yerden aldı. Ağır adımlarla mezarın başından ayrıldı. Adam uzaklaştıkça taşın üzerindeki yazı okunuyordu, adam arkasına bakmadan yoluna devam etti.

“Beyaz devrim için hayatını feda eden tüm seçilmişlerin anısına”

Beyaz Devrim – 1 için yorumlar kapalı

Kelebek

Çatıya çıkıp yıldızlara dokunmaya çalıştı. Tutmak istedi onları, tutup getirebilmek, tutabilse yüreğine yerleştirecekti. Böylece kendisinden kopup giden hayat ışığı bir daha kendinden ayrılmayacaktı.

Usanmıştı bu terkedilişlerden. Yüreğine alacaktı tüm yıldızları ve hangisi giderse gitsin karanlıkta kalmayacaktı.

Üzerinde yürüdüğü kiremitler kırılacak gibiydi ama aldırmıyordu. Bu kaybetmemesi gereken bir savaştı, tüm bedenini yürüyüşünün sonunda bekleyen zaferin sarhoşluğu sardı. Başarısızlığa uğramayacağından emindi. Bu hayatta hedefi artık kaybetmek istemeyişi olmuştu. Amacı Başarıya ulaşmak değil başarısızlığa düşmemekti.

Düşünceler, gecenin karanlığında yürüyen aciz bedene yere çarptığında kırılacak olan kemiklerinden daha fazla acı veriyordu. Yıldızlara elini uzattı, tutamıyordu. Gerindi, bir tanesini avuçlarına aldı. Yanıyordu eli, avucunu kapattı. Var gücüyle göğsüne bastırdı. Derin bir yol açılmıştı yüreğine doğru, kalbinin tıkırtılarını daha net duyuyordu.

Elindeki yıldızı kalbine değdirdi. Geceyi kalbini sarmış karanlığın çığlığı bastı. Acının dayanılmaz olduğu anda dudağını ısırdı. Dumanlar yükseliyordu kalbinden, gözündeki yaşlar tarif edilmez acının şiddetini anlatıyordu. Yıldız sonunda kalbinin içindeydi.

Elini göğsünden çıkardı, kan olmuştu tüm parmakları. Avuçlarını var gücüyle üst üste gelecek şekilde yarasına bastırdı. Elinin arasından çıkan ışık huzmelerine baktı. Hayat ışığı geri dönmüştü.

Karanlık, kalbinin en ücra köşesinde son nefesini vermişti. Onun yüreğinde saklanacak yeri kalmamıştı. Avazı çıktığı kadar bağırdı, “Ben buradayım şimdi al beni” ,”Korkak nerdesin!”…”Çık saklandığın dehlizden…”.

Sesi karanlık gecede kayboldu, kimdi bu kadar nefret ettiği. Gecenin gizlediği bir şeyler vardı. Sustu, ayakta kalacak gücü kalmamıştı. Çatıya çöktü, kollarını açarak sırt üstü uzandı.

Gecenin ortasında bir mum gibi zayıf ışığıyla etrafını aydınlatmaya çalışan ayı seyretti. Dolunayın bu kadar güzel olduğunun bugüne kadar neden farkına varmamıştı, hayıflandı.

Geceyi bile sevmeye başlamıştı. Öten baykuşun sesi ninni gibiydi, gözlerini kapadı. Rüya görmek istiyordu. Uzun zamandır korkuyordu rüyalarını dişleyen kâbuslardan. Ne zaman kapasa gözlerini kendini tuzak dolu düşlerde buluyordu, istemiyordu, onlara ihtiyaç duymayı da istemiyordu ama nafile yapacak bir şeyi yoktu.

Her şey ikiydi bu nizamda ve o da ikiden biriydi. Yüreğinden çıkan ışığa baktı, gökyüzünde sanki fener alayı düzenlenmişti. Ayın yanında yüreğinin ışıktan huzmesi görünüyordu. Rüyasını düşlemeye başladı. Ne görmeliydi, çünkü şafak sökecekti.

Güneşin doğuşu yakındı, gecenin karanlığı son perdesini ruhu üstünde oynuyordu, pazarlığın son kozlarını sürmüştü ortaya, sonucu doğan güneş belirleyecekti. Doğduğunda Güneşi göremezse bu ancak bir şeye işaret olabilirdi “oyunu kaybettin”…

Bir kez oynanan bu oyunun maalesef kuralları önceden belirlenmişti. Sermayesi bitmişti artık, güneşin doğuşu yaklaşmıştı. Durdu, bu kadar acıya boşuna mı katlanmıştı. Kazanamayacağı bir oyunda mücadele etmenin ne faydası vardı.

Zaten kaybetmişse oyunu neden sürdürecekti? Anlaşılan gece kirli kartlarını masaya sürmüştü. Düşüncenin dolambaçlı yollarında onun kaybolmasını istiyordu, kaybolsun, güneşi görmesin.

Doğruldu yerinden, ayaktaydı. “Mücadeleye devam etmek en büyük zaferdir” bu cümle de nerden aklına geldi. Yıldız tozları dökülüyordu ağzından, anlaşılan çabası boşuna değildi. Bir adım kalmıştı,  güneşe kavuşmasına. Yorgun ayakları atabilecek miydi bu son adımı.

Yoksa çatıdan kayıp düşecek miydi ? Çatının kenarına geldi. Aşağıya baktı, yerde olursa korkması gerekmiyordu. Tercih ona kalmıştı. İlerideki çıkış tabelasını görünce gülümsedi, dolambaçlı yollarda kaybolmasına izin vermeyecek biri vardı. Tabelalarla çıkışı buldu. Çıkış yine çatının kenarıydı, seçim onundu.

Gece rest çekecek miydi ? Gitmesine izin verse olmaz mıydı ?

Merhamet dileyen bakışlarla geceye baktı. Haline acıdı, katilinden merhamet dileniyordu. Ölüm muhakkaktı, o zaman şerefsizliğe lüzum yoktu. Bir adım daha attı, dengesi bozulur gibi oldu.

Güneş acele ediyordu.

An-a anların sığdığı aklın bunu tartamadığı bir zaman aralığında ne olduysa oldu, bir el yakaladı bacağından onu çatının üstüne savurdu, güneş doğmuştu artık. Uyandığında çatının üstündeydi, rüyası gerçek mi olmuştu. Güne baktı, bir kelebeğin pervasızca uçtuğunu gördü.

Kelebek için yorumlar kapalı

Fener Balığı

Genç adam kafasındaki düşünceleri dağıtmak için fırtınadan kaçan küçük tekneler gibi koya geldi. Hava kararmıştı ama gönlü kadar karanlık değildi. Konuşacak dertleşecek kimsesi yoktu, dilsiz dostunu çıkardı cebinden ve onun dert ortağı kalemini. Hayatı boyunca hep birilerinin kendisini sevmesi için çalışmıştı, kazandı da. Yalnız kendisinin gerçekten neyi sevdiğini unuttu. Herkes onu sevsin diye o kadar çok kılığa girdi ki kendi isteklerini tanıyamaz oldu. Yaptığı her işte kendine ”bu işi yapmayı ben mi istiyorum yoksa başkasının beni sevmesi için mi yapıyorum “ diye sorardı. Bu çelişkiler arasında sevmeyi de kaybetti. Bu satırlar yazılırken hala arıyordu, arıyordu da, ne aradığını bilmiyordu. Farkındaydı en zor olana talipti “ Ne istediğini bilmek”.Yazmak onun için derin okyanuslarda cankurtaran simidiydi. Her cümle bir kulaçtı, düzgün ve ahenkli…

Yazdıkça yol aldı, bazen yoruldu. Bazen çırpındı, çırpındıkça boğulduğunu hissetti. Hayat giriyordu ağzından, ciğerlerinde havaya yer kalmamıştı. Nefes alamadığını hissetti. Bıraktı kulaç atmayı. Bir yolculuk başladı, kalem düştü elinden. Derinlere, derin karanlıklara, ışığın ulaşmaya korktuğu yereydi yolculuğu. Son çırpınışları da kesiliverdi. Kaskatıydı, vücudu şişmişti. Önce ayakları yere değdi sonra batan bir gemi gibi tüm gövdesi tabana uzandı. Gözleri açıktı ama görmüyordu.

Bir fener balığı yaklaştı yanına. Bu yeni misafirle tanışmak istiyordu. Karanlığa inat fener balığı ışık saçıyordu. İlk ışık damlası süzüldü gencin gözlerinden, önce beynine can geldi, kalbi yavaş yavaş atmaya başladı. Ardından kasılan kasları bir yay gibi boşandı, kustu ciğerlerinden hayatı. Nerede olduğunu anlamamıştı ama suyun içinde olduğunun farkındaydı. Suda nefes alabiliyordu. Fener balığıyla konuşmaya başladı. Fener balığı da şaşırmıştı.”Sen kimsin?”. Genç bilmiyordu. Balık şaşkın ifadesiyle “bu mucize olmalı, daha önce de birçoğu geldi, uzun zaman misafir oldular ama hiç benimle konuşan olmadı, yavaş yavaş çürüdüler “. Genç anlayamadı bu durumu, suyun içinde nefes alabiliyor hem de bir balıkla konuşuyordu. Genç birden “ışık” diyerek solgun gözleriyle balığa “sen neden parlıyorsun böyle “. Fener balığı sakin bir tavırla “Güneş uğramaz buralara bizde kendi ışığımızı üretiriz”.Genç takdirkâr bir sesle “ne güzel teslim olmamışsınız karanlığa”.

Balık ardından ” niye hayret ettin, asıl hayret edilecek sensin, bak burada yaşayabiliyorsun”. Genç bir an duraksadı, artık daha bir farkına varmıştı durumunun, kendisi belki ilk insan olmalıydı. Öyle bir deneyim yaşıyordu ki, ölmüş dirilmiş, suyun içinde nefes alabiliyor, bir balıkla konuşabiliyordu. Tek eksik vardı, genç ışık saçmıyordu. Kusurlu olmak hiç olmamaktan daha iyidir diye düşündü.

Balıkla uzun süre sohbet ettiler. Balığın en çok merak ettiği gencin niye burada olduğuydu. Genç başından geçenleri teker teker anlattı, hikâyesinin fazlası vardı eksiği yoktu. Genç içini dolduramadığı bir hayattan içinde olduğu bir hayata yolculuğunu tamamlamıştı. Balıkla genç hem konuşup hem de denizin dibinde yürüdüler. Ayağı birkaç kere takılıp düşecek gibi oldu çünkü fener balığından başka bir şey görünmüyordu. Bu uzun sohbetin sonunda, fener balığı gitmesi gerektiğini söyledi. Balık ayrılırken ışığını da yanında götürdü. Balık uzaklaştıkça gencin vücudu yine kaskatı kesildi, boğan hayat yine doldu ciğerlerine, diğerlerinin arasında yerini aldı. Ertesi gün, belki günlerden sonra, belki aylardan, belki yıllardan sonra kim bilebilir. Fener balığı yanında düzinelerce arkadaşıyla çıkageldi. Balık genci aradı diğerlerinin arasında, ileride bir kıpırdanma görür gibi oldu. Yanına gittiğinde genç uyanmıştı uykudan. Fener balığı ve arkadaşları tüm dibi ışıl ışıl yapmışlardı. Genç o zaman anladı, balığın önce kendine hayret et deyişini. O ayağının takıldığı şey, okyanusun dibinde yatan milyonlarca insandan biriydi, okyanusun gencin görebildiği en uzak noktasına kadar, tüm dip insan cesediyle doluydu. Yaşayan tek o’ydu, birden yukarıyı hatırladı, orada da herkes yaşarken tek ölü o gibiydi. O bir gamsızdı diğerleri için, istediği her şeye sahipti ama ona sorsalar, dünyanın tüm derdini o çekerdi. Balığa parlayan gözleriyle “buradan çıkabilir miyim “diye sordu. Balık “ışığı bul ya da ışık ol, çık “. Genç tereddütlü “ama nasıl?”. Balık hafif bir tebessümle “ihtiyacın varsa sana verilmiştir, tasalanma “. Genç gür bir sesle tüm okyanusu çınlattı ”evet, ihtiyacım var, şimdi hem de her şeyden daha çok “. Genç göğsünün ısındığını fark etti, kalbi alev aldı. Ateş sonra tüm bedenini sardı. Bu suda sönmeyen, üflemekle dinmeyen bir ateşti. Genç yandı, bitti. Işığı o kadar kuvvetliydi ki fener balıkları neredeyse kör olacaklardı. Işık yükseldi okyanustan, yine o sıra sahilden ufku izliyordu. Onun ışığı çıktı okyanustan, yeni bir gün doğdu gözlerinde, kalemi eline aldı. Şöyle bitirdi hikâyeyi güneş yeryüzünü aydınlatırken “yüreğin yanmadan kurtulamazsın karanlıktan…”.Ayağa kalktı arabasına doğru ilerledi, son bir kez gökyüzündeki yüreğine baktı, güneş doğmuştu gönlüne.

Fener Balığı için yorumlar kapalı

Elma Şekeri

-Elma

-Elma şekeri

-Elma şekeri isteyen yok mu?

Küçük çocuk bu sesi duyduğu gibi yerinden fırladı. Hızla pencereye koşup başını dışarıya çıkardı. Sesin geldiği yönü anlamaya çalışıyordu. Aynı ses tekrar duyuldu.

-Elma

-Elma şekeri

-Elma şekeri isteyen yok mu?

Küçük , sesin nereden geldiğini anlayamadı, sokağın bir alt ucuna bir üst ucuna kafasını çevirip durdu. Ses sanki bir öncekinden daha yakındı.

-Elma

-Elma şekeri

-Elma şekeri isteyen yok mu?

Çocuk bütün dikkatini sokağın köşesine verdi. Oradan geleceğine  emindi. Önce  el arabasının ön tekerleğini gördü. Sonra arabanın üzerindeki kırmızı kırmızı top gibi yuvarlak şekerleri. Küçük , şekerciyi görünce elini birden cebine götürdü. “ Dün şuralarda biraz param vardı” diye mırıldandı. Elini istediği kadar cebinin içinde çevirsin para yoktu. Aklına sonradan geldi , dün parayı bakkal amcaya verip çikolata almıştı, içinden “tüh…birgün  daha sabretseydim şimdi elma şekeri alabilirdim “ dedi. Parası yoktu , peki nereden bulabilirdi. Babası çoktan işe gitmişti. Hemen annesine koştu. Annesi  babasının ekmek alacak para bıraktığını, bir kuruş fazla paraları olmadığını söyledi. Bu iş o kadar hızlı oldu ki şekerci ancak sokağın başından evlerinin önüne gelebilmişti.

Küçük yine pencereye doğru yürüyordu. Bu kez koşmuyordu , her adımı bir öncekinden daha yavaştı. Elma şekerci ise evlerinin önünden sanki koşarak uzaklaşmıştı. Küçük mutfaktan pencereye gelenedek şekerci sokağın sonuna varmıştı. Şekercinin sesi hem uzaklaşıyor hem de kısılıyordu.

-Elma

-Elma şekeri

-Elma şekeri isteyen yok mu?

Çocuk pencereyi kapatıp odasına gitti. Yatağına uzandı.” Babamın çok parası olsaydı benim de şekerim olurdu” diye kendi kendine söylendi. “Evimiz bir elma şekerinin üstünde olsaydı, her sabah  sokağa çıkar , akşama kadar sokağı bir uçtan bir uca yalardım” diye hayal kurdu. Hayal kurarken birden duraksadı.” Ya dayanamaz yersem evimiz düşer sonra , olsun babam tutar “ diye düşündü.

Çocuk bunları düşüne dursun, uyku çoktan göz kapaklarına oturdu ve süreki aynı ninniyi söyledi.

Uyu mışıl mışıl uyu hadi

Güneşin doğmadığı yerde uyan

Melekler olsun rehberin

Güzellikler bulsun seni

Küçük ninniyi dinledi, sonra uykuya daldı.

Annesi işini bitirince seslendi:

-Kuzucuk nerdesin ?

Annesi  hiçbir çıt çıkmayan evde sürekli  “kuzucuk nerdesin ?” diye sesleniyordu. Evleri çok büyük değildi ; ama anneye bir şato gibi geldi o anda. Sesi duvarlarda  yankılanıp kendisine geliyor  ama kuzucuğunun sesi soluğu duyulmuyordu. En son küçüğün odasına baktı. Yatakta uzandığını görünce “ yaramaz az kalsın ,yüreğime indirecektin “ dedi.  Uyuduğunu farkedince sesini alçalttı. Yanına kadar gidip küçüğün ayak ucundaki battaniyeyi bir gülü öper gibi çocuğun üzerine örttü. Alnındaki saçları geriye doğru elleriyle taradı. Odadan çıkmak üzereyken kapıyı kapatmadan önce küçüğün yatağının kenarlarına minderleri koymadığını hatırladı. İçeri girip minderleri kanepenin altına dizdi. Kapıyı kapatmadan önce dua etti “ Kuzucuğumu kurtlardan koru Allahım”. Annesi bu duayı yaparken  küçük çoktan rüya ülkesinin kapısından girmişti.

Küçük bir bulutun üstüne binmiş elma şekeri topraklarına gidiyordu. Elma şekeri topraklarına vardığında bu uzun yolculuktan çok yorulmuş olacak ki üstüne bindiği bulutu sıkıp içti. “ oh! Şeker gibi tatlıymış” dedi. Arkasına dönünce gördüklerine inanamadı.” Herşey elma şekerinden ! herşey elma şekerinden “ diyerekten gördüğü manzaraya doğru koştu. Elini uzatıp tam bir tane alacaktı , bir adam belirdi.” Dur bakalım nereye gidiyorsun böyle” dedi. İlk önce neye benzediğini farkedememişti. Baştan aşağı süzünce gördü ki el ve ayakları tahtadan gövdesi ve başı elma şekerinden yapılmıştı. Küçük bir adım geri çekildi , titreyerek “ herşey elma şekerinden bende bir tane alacaktım “dedi. Elma şekeri adam “ hah hah  hah”  diye gülmeye başladı. Koca elma şekeri gövdesi tahta çubuğun üzerinde bir aşağı bir yukarı inip çıkıyordu. “hah hah bir tane alacakmış  hah hah” gülmesi etrafı çınlatıyordu. Birden gülmesi kesildi. Asık suratla “ biz burda neciyiz “ dedi. “Herkes senin gibi gelse bir tane şeker alsa bize ne kalacak” diyerek cümlesini tamamladı. Küçük , dudaklarını bükerek “ burada  çok şeker var “ dedi. Şeker adam “ sadece sen istemiyorsunki  hergün yüzlercesi geliyor “ dedi. Küçük mahcup bir tavırla “bir tane alsam ne olacak “ dedi. Şeker adam  hafif bir tebessümle “ o zaman senle de bir anlaşma yapmalıyız “ dedi. Küçük şaşırmış bir şekilde “ ne anlaşması “ dedi.

Şeker adam “ Şu karşıdaki iki tepe arasındaki köprüyü ve altından akan şeker nehrini görüyor musun? “ diyerek , küçükten gelecek cevabı bekleyemeye başladı. Küçük başını biraz kaldırarak karşıdaki köprüye baktı. Köprü , iki elma şekeri dağı arasında  gerilmişti. Köprünün üstündeki   çeşitli şekerlerin renkleri uzaklığa rağmen göz alıcı ve iştah kabartıcı görünüyordu. Şeker adam  küçüğün anlaşmaya razı tavrını görünce konuşmasına devam etti.

” Eğer aşağı düşmeden karşıya  geçmeyi başarırsan sana istediğin kadar elma şekeri veririm  ama ; düşersen  sende elma şekeri olursun” derken yüzündeki tebessüm dudaklarını daha da genişletti. Küçük bir köprüye birde kırmızı kırmızı parlayan elma şekerlerine  bakıyordu. Küçüğün tereddütlü olduğu tüm davranışlarından belliydi. Şeker adam “ne oldu yoksa elma şekerlerini istemiyor musun “ dedi. Küçük  “tamam  , yapabilirim “ dedi. İkisi beraber güzel şekerlerin ağaç olduğu , her meyvenin tatlı şeker gibi dallarından sarktığı bir şekerleme ormanı yolundan elma şekeri tepesinin olduğu yere geldiler. Şeker adam onu  köprünün başına getirdi. Şeker adam “ hadi yürümeye başla “ dedi. Köprü şekerden yapıldığı için küçüğün attığı her adım yapışıyor , ayağını çekeyim derken köprüyü sallıyor düşücek gibi oluyordu.Üç kez düşecekken zor kurtuldu. Birkaç defa geri dönmeyi düşündü,aklına elma şekerleri gelince vazgeçip yürümeye devam etti. Son birkaç adım kaldı ki , birden köprü sallanmaya başladı. Şeker adam var gücüyle köprüyü sallayıp “ sende elma şekeri olacaksın” diye bağırıyordu.Küçük son adımını karşı tepeye atamadan şeker nehrine düştü.Çırpınıyordu ama nafile , yapışkan şeker her tarafını kapladı. Gayret edip kıyıya ulaşmayı başardı. Dışarıya çıktığında ağlamaya başladı. O da elma şekeri olmuştu , yanaklarından süzülen yaşlar küp küp şeker oluyordu. Ağzından çıkan tek kelime “Anne!” oldu. Ağzından çıkan bu kelime bir melek suretine büründü. Melek “küçük niye ağlıyorsun “ diye sordu. Çocuk ağlayarak “elma şekeri istiyordum ama elma şekeri oldum, ben böyle kalmak istemiyorum” dedi. Melek “ siz küçükler niye annenizin sözünü tutmazsınız, annen sana hep yabancılarla konuşma onların elinden sakın birşey alma demedi mi?” diyerek azarlayıcı bir şefkatle sordu. Küçük hem ağlıyor hemde içini çeke çeke “ dedi” diyordu. Melek “ peki sen ne yaptın hiç tanımadığın biriyle anlaşma yaptın ve cezasını çekeceksin…” dedi. Çocuk “bir daha annemin sözünü tutacağım , bir daha annemin sözünü tutacağım” diyerek uyandı.

Hemen ellerine baktı “ elma şekeri değilim yaşasın” dedi. Dışarıdan arkadaşlarının sesini duydu. Yatağından kalkıp doğru sokağa fırlayacaktı ki  önce annesine  dışarı çıkacağını söyledi. Sonra tam gaz dışarı. Arkadaşlarıyla oynamak hoşuna gidiyordu. Hava yavaş yavaş kararmaya başladı. Eve dönesi hiç yoktu, sabaha kadar arkadaşlarıyla sokakta  oynayabilirdi. Güneş iyice ufuktan kaybolmuştu. Oyunları bitmiş eve dönmek üzereydi, oynadıkları yere bir araba yanaştı. İçindeki adam “ küçük dedi ,buralarda bir yerde park varmış nerede olduğunu biliyormusun?”dedi. Çocuk “biliyorum amca  “ dedi elindeki topu iki eliyle sağa sola sallarken. Arabadaki adam” peki arabaya binip bizi oraya götürebilir misin  , götürürsen sana ELMA ŞEKERİ alırım.” Dedi arka kapıyı açarken. Küçük “ elma şekeri mi?” dedi tuhaf bakışlarla. Adam “ yoksa elma şekerini sevmiyor musun? Küçük” dedi garipser gibi bir tavırla. Küçük “ elma şekerini severim amca ama elma şekeri olmaya niyetim yok “ deyip evine gitti. Küçük evin kapısından girerken, gökyüzündeki melekler tebessüm ediyordu.

Elma Şekeri için yorumlar kapalı