Site İçinde Ara






Ayakkabı Kutusu

Şehir meydanında değişen bir şey yok. Bir biri ardı sıra akan kalabalıklar, otomobil egzozları, kaldırım üstündeki simitçinin bağırışları, kalabalığın uğultusu… Göze çarpmayan sadece kaldırımın kenarında duran ayakkabı kutusuydu. Yürüyen kalabalık kutunun farkında değildi.  Yeşil çimenler ve ağaçlar meydandaki sahte reklâm renkleri arasında tüm doğallığıyla gözleri dinlendiriyordu. Ahmet, köşedeki bayiden aldığı gazeteyi açmış, bankın önünden geçerken az kalsın bir adama çarpacaktı. Bu durumu gören yaşlı amca seslendi “ otur evladım gazeteni burada oku! yoksa çarpacaksın bir yere “. Ahmet, amcanın davetini duyunca oturdu. İkinci sayfayı inceliyordu. Haberde vatandaşların etrafta bulunan şüpheli çantalara karşı dikkatli olmaları konusunda bir uyarı vardı. Ahmet haberden sonra tedirgin olmuştu. Geçen sene burada olan patlamayı hatırladı. Patlamada büronun kırılan camlarının bir kısmı yüzüne saplanmıştı. Gayri ihtiyari eli yüzüne gitti. Hastanede yattığı günleri hatırladı, aynaya her bakışında yüzündeki yaralar zihninde aynı olayı tazeliyordu. Televizyonda benzer saldırıları üstlenenlerin “biz yaptık pişkinlikleri” yayınlandıkça öfke krizlerine giriyordu. Ona göre hiç kimsenin hakkı bir diğerinin hakkından üstün değildi ve terör asla bir hak arama yolu olmamalıydı. Yine de tedirgin olmuştu,  şüpheli bir çanta arar gibi kafasını kaldırıp etrafına bakındı. Sağına soluna baktı, hiç bir şey yoktu. Kendi kendine “ evham yapma Ahmet” derken tedirginliği devam ediyordu. Gazetesine eğileceği sırada gözü kaldırımın köşesindeki ayakkabı kutusuna takıldı. Dördüncü sayfayı çevirirken içinden bir an için ”acaba?” diye geçiriyordu ki “hadi canım “ diyerek ilgisini elindeki gazeteye yöneltti. . .

Spor sayfasını da okuyup, öğle arası bitmeden büroda olmak için aceleyle banktan kalktı. Bugün yine o davayla uğraştı,  mahkemeden istenen bilirkişi için kendi lehlerine karar verecek olan adamla görüştüğünden keyfi pek yerinde değildi. Kendileri küçük bir arsa anlaşmazlığında böyle dalavere çeviriyorlarsa kim bilir trilyonluk anlaşmazlıklarda ne dolaplar dönüyordu. En sonunda bu raporla birlikte dosyanın hepsi tamamlanmış oldu…

Avukat bürodan çıkınca, o da kapıyı kilitleyip, çıkarken hanın içindeki arkadaşına uğradı. En son baktığında,  Saat 20.00 ‘di şu an ise 22’yi gösteriyordu. Bugün perşembeydi, Ahmet ve arkadaşı Perşembe günleri karşı caddede olan kafe Keyifte oturup vakit öldürürdüler. Saatine bakınca iki saatin canına çoktan okumuşlardı. Bir daha ki perşembeye sözleşip masadan kalktı. Hava iyice kararmış, yürüyordu ama kafası yarın ki işlerle meşguldü. Öğlen oturduğu bankın önünden geçerken, gözleri ayakkabı kutusunu aradı. Kutu hala ordaydı, öğlen ki şüphe kurdu, kaldığı yerden kemirmeğe başladı. Kutunun yanına yaklaştı, gözleriyle kutuyu tarıyordu sanki. Sıradan bir ayakkabı kutusuydu, hatta bayağı eskiydi. Ayağıyla şöyle bir dokundu kutuya. İterken “ya patlarsa “ diye de düşünmeden edemiyordu. Kutuyu birkaç kez yokladıktan sonra eline aldı. Artık iyice emindi kutunun içinde bomba yoktu. Yavaşça üst kapağını açıp içine baktı, kutunun içinde bir sürü ufak kâğıt vardı. Kâğıtlardan birini aldı ancak ilk bakışta üstünde ne yazdığı okunmuyordu. Karnı da iyice acıktığının sinyalini vermeye başlamıştı, Keyifte yediği tostlar anlaşılan kandırmamıştı onu. “Evde okurum” deyip kutuyu kolunun altına aldı. İki sokak ötedeki durağa geldiğinde saati 23.00 olmuştu bile, bu saatte belediye otobüsü bulması zordu. İlk gördüğü dolmuşa bindi. Evine vardığında, kutuyu masanın üstüne koyup mutfağa gitti. Yemekte çorba, makarna ve birazda yoğurt vardı. Neredeyse bir aydan beri menü değişmemişti. Buzdolabından birazı çürük elmayı alıp, ısıra ısıra masanın yanına geldi. Kutunun içindeki tüm kâğıtları masanın üzerine dökünce masada küçük bir tepecik meydana geldi. Her kâğıtta bir cümle ve bir sayı yazıyordu. Önce kâğıtları sırasına göre ayırdı. Bu işlem epey vaktini almıştı. Kâğıtları sıraya koyması tamamlandıktan sonra esniyordu, yemeği de yiyince uykusu gelmişti. İlk kâğıtta

“Hayatlarımızı bir serüvene dönüştürmeyi başarabiliriz ” yazıyordu. Okuduktan sonra sadece “güzel “ deyip yatağına gitti. Yatakta “kim böyle bir şey yapar ki “sorusu aklına takıldı. Acaba bu kutunun sahibi kimdi?…

Sabah saatin sesiyle değil telefonun ziliyle uyandı. Telefondaki avukattı ve nerde kaldığını soruyordu. Gözü saate kaydı, saat 10.00 olmuştu. Aceleyle giyindi, masanın üstündeki kutudan ikinci kâğıdı aldı. Kâğıtta ” günde bir tane” yazıyordu. Zaten diğer kâğıtlara bakacak zamanı da yoktu, evden apar topar çıktı… Akşam eve döndüğünde ikinci kâğıt kutunun dışında duruyordu. “Günde bir tane” , sanırım birisi kendine oyun bulmuştu. Önce garipsedi, sonra    “ iyi madem bizde günde bir tane okuruz “. Ertesi sabah kalkınca ilk işi üçüncü kâğıdı okumak oldu. Bu sefer kâğıtta “ her maceranın bir kahramanı vardır ve o kahraman benim “ yazıyordu. Evden çıktı, büroya gidene kadar kafasında o cümle “kahraman benim”.

Bu oyuna alışması zor olmayacaktı şimdiden rolünü benimsemişti. Üçüncü güne gelindiğinde oyun onu iyice sarmıştı. Ertesi gün bir sonraki kâğıdı okudu. Bu sefer tek kelime vardı kâğıtta ”gayretliyim“. Bugünkü tekrar cümlesi belli olmuştu “gayretliyim”. Kelimeyi her tekrar edişinde “aslında değilim der gibi bir hava esiyordu”. Bu birazda doğruydu, hukuk fakültesinde neredeyse iki yıldır son sınıf derslerini verememişti ama yinede derslere alakası sıfırdı. Sınavlarında sorulacak konulara hiç çalışmıyordu. Ne zaman “sınav” dense kaçacak delik arıyordu, zaten bu gidişle fakülteyi bitirmesi de zordu. Hatta bugün fakülteye gidip final tarihlerini öğrenecekti…

Eve geldiğinde yorgundu, bugün mahkeme, okul derken epey bir yol yürümüştü. Sınav tarihlerini yazdığı kâğıdı çalışma masasının üzerine yapıştırdıktan sonra mutfağa geçti. Soğuk makarnadan birkaç kaşık aldıktan sonra yatağa uzandı. Sabah kahvaltıdan sonra beşinci kâğıdı okudu “gelecek irade, geçmiş kaderdir “. Bugün erken kalktığından daha vakti vardı. Kanepeye uzanıp düşündü,” Kader?  İrade? ”. Zayıf aldığı tüm sınavlarda ve başarısızlıklarında kabahati hep kaderinde buluyordu. Peki, bir an bile olsa gerekli iradeyi göstermiş miydi? Cevabı çok iyi biliyordu. O zaman iradesini devreye sokup belki bir şeyleri değiştirebilirdi. Gelecek iradeyse ve henüz gelmediyse sonuç kendi tavrına bağlıydı. Bu düşüncelerle durakta otobüsü beklerken, yanlış otobüse bile bindiğini fark etmedi. Büroya yine 20 dakika gecikmişti. Büroda otururken ne yapması gerektiğinin planını çıkarmaya başladı. Önce şu sınavları vermeliydi. Hayatına karşı tavrını belirlemişti, ilk hedefi sınavlarıydı…

O akşam ilk defa düzenli olarak ders çalıştı. Ertesi gün altıncı kâğıdı okudu “ben dürüst, çalışkan ve cesur biriyim”. Her okuduğu kâğıtta kendini tanıyordu ama bu defa yazan iki kelime onu düşündürdü çalışkanlık tamamdı da artık “dürüst, cesur” olmak, sanırım bu biraz zordu. Yanında çalıştığı avukat davaları kanuni yönden değil yaptığı üçkâğıtlarla kazanan biri olarak tanınıyordu ve birçok işini o halletmişti. Bu hoşuna gitmese de hayatını kazanmak zorundaydı, bu büroda bile iş bulması çok zor olmuş neredeyse altı ay boyunca işsiz dolaşmıştı. Yine aynı duruma düşmek istemiyordu ama kendine cesur olduğunu da kanıtlamalıydı.”Evet” dedi kendi kendine. Cesur olduğunu göstermesi için bu ilk fırsattı, avukata gidip ayrılmak istediğini söyledi. Avukat oralı bile olmadı “sen bilirsin! “ derken haftalığını son defa verdiğini hatırlattı. Şimdi işsizdi ve iş bulması gerekiyordu. Dürüst olması pek işine yaramamıştı. Caddede anlamsız bir halde yürürken karşı handaki meşhur hukuk bürosunun tabelasını gördü. Kafasını kaldırıp bugünkü cümleyi söyledi “ben dürüst, çalışkan ve cesur biriyim”. Avukat Hamdi Bey, karşısında duran gençten bu lafları duyunca “zaten benimde böyle bir yardımcıya ihtiyacım var” dedi. O gün işinden istifa etmiş ama yarım saat olmadan hem de en iyi hukuk bürosunda iş bulmuştu. Eve o akşam uçar gibi girdi. Akşam yemekten sonra yaptığı plana uygun olarak ders çalıştı…

Sınavları artık dert etmiyordu, çünkü gereğinden fazla bile çalışıyordu. Hatta öğrendiği yeni şeyleri işinde de uygulamaya başlayınca büroda hem maaşı hem de konumu değişmişti. Her sabah çıkmadan önce bir sonra ki kâğıdı okumaya devam etti. Hayatı tam bir serüven gibi olmuştu, dağın eteklerinden sanki zirvelere doğru çıkıyordu. Ayakkabı kutusuyla tanışalı dokuz ay olmuştu, bu sabahsa üstünde farklı bir telaş vardı. Tüm sınavlarını vermiş, bugün çıkış belgesini alacaktı. Tek canını sıkan ayakkabı kutusundaki kâğıtların azalışıydı. Çıkış belgesini aldıktan sonra Baroya stajyer avukatlık işlemlerini başlatmaya gitti…

O gün arabasıyla Baronun önünden geçerken, o hevesle içeri girişi gözünün önüne geldi. Eve vardığında eşi yemeği hazırlamıştı. Yemekten sonra çalışma odasına çekildi, dolabın alt kapağını açıp ayakkabı kutusunu çıkardı. İlk nerede bulduğu, yaşadıkları, okuduğu her cümle kafasından geçti, bu uzun yolculuğun sonuna gelinmiş, kutunun içinde sadece tek bir kâğıt kalmıştı. Aslında onu da sabahleyin okuyacaktı, şimdiye kadar hiç bir kâğıdı gününden önce okumamıştı, bu onun için oyunun kuralı gibiydi. Elini son kâğıda uzattı , “Bu hayatta insana kendi çalışmasından başka bir şey yoktur”.Not yine doğru söylüyordu, geldiği yeri düşününce, hepsinde çalışmasının semeresini görmüştü. Kutuyu hazırlayan kişiye teşekkür edip, diğer kâğıtları da içine koyarken kutunun içinde yazan yazıyı fark etti.” Bu kutuyu ilk bakışta görülmeyen ama insanların geçtiği bir yere koyun sahibi onu bulacaktır”. Şimdi kutunun sahibinin kim olduğunu anlamıştı. Sabah arabasıyla bürosuna giderken yol kenarında durdu. Kutuyu nottaki denen yere koydu. Arabasına binip uzaklaşırken aynadan kutuya bakıyordu. Bir dosttan ayrılmış gibiydi…

Ayrılığın hüznü çökmüştü ruhuna, büroda pek neşesi yoktu. O gün girilecek davası da olmadığından odasında tek başına oturmuş sakinliğin sesini dinledi. Evine dönerken merakına engel olamadı, kutuyu koyduğu sokaktan geçti, kutu koyduğu yerde yoktu.



« « Bilge Oğul – Turan Güneşi | Bozuk Para » »

Comments are closed